Acayip bir zamanda, acayip bir dünyada, acayip şartlarda yaşıyoruz. Bize öğretilen bütün doğruların yanlış sayıldığı, mertliğin, dürüstlüğün modası geçmiş kavramlar olarak raflara kaldırıldığı, iptidai, laubali, dolayısı ile sıkıntılı bir kuralsızlık kuralına hapsedilmiş zavallı pozitifler olmaktan kurtulamıyoruz. Bu gerçeklerle karşılaştıktan sonra çocuklarımıza nasıl doğruluktan yana olmalarını salık vereceğiz o da belli değil. Sivri dişlerini karşısındakini parçalamak için tereddütsüz bileyen tilkilerin arasına yerleşmiş iş dünyası dediğimiz arena bana göre haksızlığın başrolde olduğu kalitesiz bir film gibi. Biliyorum eskiden kurtlar sofrası diye anılırdı bu ortam. Ama kurt, haysiyetli bir hayvandır. Sadece aç olduğu zaman öldürür ve cesareti temsil eder. Buna karşılık tilki bir tatlı su uyanığıdır. Zeki değildir ama şartlara uymasını bilir. Kafasını sadece karşısındakini kandırmak için çalıştırır. Ve içinde bulunduğumuz zaman, tilkilerin hüküm sürdüğü zamandır. Meslek ahlakı gibi kavramları öğrendiğim ve benimsediğim günlere bazen çok kızıyorum. Hayata başladığım Yeşilçam sokağını hatırlıyorum. Orası için tezat oluşturan bir tiptim. Maddi durumu iyi olan bir ailenin kolejli kızı olarak Yeşilçam''a ayak bastığımda, o dönem için bir ilki oluşturuyordum. O şartların insanlarına göre şımarıktım. Ama burnum sürtüldü. Efendi olmayı, işin herşeyden önce geldiğini, bunun bir takım oyunu olduğunu, şöhret olmanın mühim olmadığını orada öğrendim. Bu bilgiler beni yaklaşık on yıl idare etti. Ciddi çalışmalar yaşamadım hiçbir yerde. Ama ne zaman ki özel televizyonlar kendilerine biraz yer edindiler, o zaman benim aldığım iş ahlakı tamamiyle demode oldu. Hatta zaman zaman bana zararı dokundu. Yayından iki saat önce binaya girmek suç kapsamında sayılmaya başladı. Yine yayından yirmi dakika önce stüdyoya girmek kapris olarak algılanır oldu. Korumasız gezmek ve herkese selam vermek değersiz olduğunuzu düşündürür oldu. Programın dekoru hakkında fikir sahibi olmak ise külliyen günah sayıldı. Hayatında televizyon kamerası ve stüdyosunu ilk defa görmüş insanlar ilk adımda yönetici koltuğuna oturunca, o yayınların aslında hangi şartlarda yapıldığını anlayamadılar. Ve anlayamadıklarını öğrenemediler. Öğrenemediklerini yönetemediler. "Ben yaptım oldu" yanılgısı içinde yalpalarken ekip arkadaşlarını süründürdüklerini bilmediler. Şimdi ortada bir ucube yayıncılık gerçeği duruyor. Yapan rahatsız, seyreden rahatsız. Her devrin adamı olanlar, her zamanki gibi zengin ama duyarsız. İyi niyetli, bilgi sahibi, halka verecek birkaç doğru sözü olanlar ise çaresiz. Yolda yürüyen herkese potansiyel Alman turist muamelesi yapan Kapalıçarşı esnafı donanımında olan televizyoncular kâr sağlamak peşindeyken neyi riske ettiklerinin farkında değiller. Ayrıca umursadıkları da yok. Yarınlara hazırlamak zorunda olduğumuz çocuklarımıza ne söyleyeceğimizi, doğruları yaşamıyorken nasıl doğrudan yana olmaları gerektiğini öğreteceğimizi ben bilmiyorum. Ya da bu doğruluktan bizim gibi zarar görürlerse onların yüzüne nasıl bakacağımızı... Berbat bir çelişki, bitmez bir kısır döngü. Bir bilmeceyi yaşıyoruz. Bir labirentte yolu arıyoruz. Bir kâbusta bunalıyoruz. Bizimle aynı duyguları paylaştığını düşündüğüm yer, artık bu güruhu taşımak istemiyor gibi. Kendimizi onun yerine koyalım. Biz olsak ister miydik?
SÖZÜN ÖZÜ Deveye sormuşlar "neren eğri" diye. "Nerem doğru ki" demiş.
LEVHAV Balık baştan kokar.

