Kaydet
a- | +A

Miskin ilk yaz günleri başladı. İnsanın kolunu kıpırdatmaya bile üşendiği, terlediği ve onulmaz hayallere daldığı mevsim... Tam Latin Amerikalı yazarların anlatmaya bayıldıkları atmosfer. Marquez, Borges ve Kundera''nın tasvir etmekte hiç zorlanmadıkları tatlı zamanlar... Kolera Günlerinde Aşk''ı okuduğum günleri hatırladım birden. Bundan yıllar önceydi. Yurt dışındaydım ve bir televizyon filmi çekmeye çalışıyorduk. Tuhaf bir dönemdi. Hem yetişkin hem çocuk, hem mutlu hem mutsuz hissediyordum. Ve muhteşem Yüz Yıllık Yalnızlık'' tan sonra elimdeki kitap, bir ömür boyu sürecek Latin Amerikan edebiyatı aşkını doğurdu. Bitmek bilmeyen sarı renk, siesta yapan halk, güneş yükselip de öğlen vakti yaklaştığında birdenbire sona eren yaşam. Bu yakıcı sıcaklığın etkisinde kalan ve o psikolojiyle iletişim kurmaya gayret eden roman kahramanları... İklim ve coğrafya gibi faktörler hiç kuşkusuz aldığımız her nefesi bile etkiliyor. Genel hayat alışkanlıklarımız yaşadığımız bölgenin alışkanlıklarıyla paralel olmak zorunda. Mesela Bodrum''da yaşayan bir insanla Rize''de yaşayan bir insan aynı davranışlarda olamaz. Ege''nin parlak güneşi, bitki örtüsü, sıcağı ve yağmursuzluğuna karşı Karadeniz''in yeşil rengi, sonu gelmeyecekmiş gibi yağan yağmurları, hırçın denizinin sularını yalayan ağaçları vardır. Balıklar bile farklıdır. Sanki yöre insanına uymaya çalışır denizin sakinleri. Marmara bölgesinin daha doğrusu Boğazın balıklarına alışmış bizlerin, tatsız Çupra için çırpınmasını bekleyemezsiniz.Biz lüfere bayılırız. Kalkan nazlı ve vakurdur çünkü hayranı çoktur. İstavrit bile tenezzül edip Çanakkale boğazının güneyine gitmez. Buna karşılık İzmir''de çıkan jumbo karides Marmara''ya pek uğramaz. Dediğim gibi oraların yıldızı çupradır. Benim anlayamadığım bir lezzet alır Ege ve Akdeniz halkı bu balıktan. Hamsi ise bizde de bulunmasına rağmen Karadeniz''in baş balığıdır. O küçücük balıktan ne kadar çok çeşit yemek yaparlar. Hamsili pilavından tutun da hamsi turşusuna kadar. Bir gün hamsi reçeli diye bir şey duysam da şaşırmam herhalde. Tembelleştiren sıcaklara karşı devamlı tetikte olmayı gerektiren fırtınalı denizler, kıyıda yaşayanları etkiliyor. Bir de hiç deniz yüzü görmeyenler var tabii. İç Anadolu, Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu''nun denizsizliği beni üzer. Belki doğma büyüme ve hatta yedi ceddi İstanbullu bir insan olarak denize çok alışık oluşumdan kaynaklanır bu üzüntüm. Bende olanın başkasında olmamasına burulmak gibi bir duygu işte... Tabii oraların da kendine has güzellikleri var. Hiç şüphesiz acı yeme merakı iklimle bağlantılı. Çiğ köfteden her türlü kebaba kadar bütün o yelpaze bu bölgelerin tatları değil mi? Ve bizim şansımız bu noktada parlıyor. Rengarenk bir yapıya sahip bir ülkenin evlatlarıyız. Balığımızdan karpuzumuza yediğimiz yemeklerde bile kısırlıktan uzağız. Sadece soslarıyla dünya mutfaklarının arasında önemli bir yer edinmiş olan Fransa böyle bir şansa sahip değil. Ya o zavallı İngiliz mutfağına ne demeli? Limonlu salatanın üzerine tatlı, reçelli soslar döken İngilizler yemek konusunda hiç konuşmamalılar. Ne zaman yolum düşse çoğunlukla hayatta kalacak kadar yemek yer, aç dönerim adadan. Zaten büyük ihtimalle bu yüzden dünyanın dört bir köşesinde Türk lokantaları açılıyor ve iyi iş yapabiliyor. Nereye giderseniz gidin mutlaka karşınıza bir kebapçı ya da dönerci çıkar. Şöyle derin bir nefes alıp güneşin parlattığı servetimize bakalım. Hafif baş ağrısı ve isteksizliğimizi kabullenip miskin öğleden sonralarımızda mutlu olalım.

Sözün Özü Mürüvvette endaze olmaz.

L E V H A İnsanı olgunluğa götüren en hızlı at ıstıraptır.