İstanbul. Kalabalık. Keşmekeş. Sancı. Sevgisizlik. Eylem. Suskunluk. Çığlık. Acı. Bunca zamandır aşkın lehinde, onu öven yazılar yazıp duruyorum. Ama dünyada kusursuzluk var mı? Hayır, yok. Demek ki aşk da kayıtsız şartsız mutluluk demek değil. Kendisiyle doğru orantılı olarak; varken ne denli mutlu ediyorsa, yokken de o denli yerden yere vuruyor. Verdiğinden çok geri alıyor. Tıpkı tefeciden para almak gibi bir şey. Sadece elinize aldığınız anda rahatlamış hissedersiniz kendinizi. Ama aslında yaşanan; olmayan paranızla, çok pahalıya para satın almış olduğunuzdur ve o andan itibaren geri ödemenizi imkansızlaştıracak ölçüde borçlanmaya başlarsınız. Aşk da aynen böyle. Diyeceksiniz ki, "Bunca yıldır aksini yazıyorsun. Dalga mı geçiyorsun yoksa yalancı mısın." İkisi de değilim. Yalnızca çok acı çekiyorum. Ve merak ediyorum bunca acıya değer miydi diye. Bu, tavsiye edilebilir bir duygu mudur diye. Buna kalp ne kadar dayanır diye. Evet, aşık olmadığınızda hayat, tuzu konmamış yemek gibi. Tatsız ve anlamsız. Aşıkken yemek mükemmel. O kadar lezzetli ki yemeye kıyamıyorsunuz. Bittiğinde ise aç kalıyorsunuz. Ağzınızın içinde tatsız bir kaplama var gibi. Gözünüzü her kırptığınızda sayıyorsunuz. "Bu kaçıncı" diyorsunuz. Ölene dek kaç defa daha gözümü kırpmam gerekecek?" Yaşamla ölüm arasındaki ince çizgide akrobasi yapmaya başlıyorsunuz. Aslında ikisi de anlamsız geliyor ve ikisini de istemiyorsunuz. Yalnızca iş olsun diye risk alıp bekliyorsunuz. Ve her yemeğin sonunda olduğu gibi, bunun sonunda da hesap geliyor. Dudak uçuklatacak cinsten. Başınız dönüp gözünüz kararıyor. Yardım istemek için karşınızdakine bakıyorsunuz. Ve o yok! Hesabı ödemek size kalmış. İster ödeyin, ister ödemeyin, sizin sorununuz. Bir anda koskocaman dünyada tek başınıza kalakalıyorsunuz. Peşine düşmek, pişman olmak, yalvarmak, işlemediğiniz suçlar için özürler dilemek, hepsi boşuna. Heves geçmiş, heyecan bitmiş, merhamet zaten yokmuş. Başlıyorsunuz hesabı tek başınıza olmayan olanaklarınızla ödemeye. Kandırılmışlık, kullanılmışlık, terk edilmişlik... Hepsi var. Bir tek siz yoksunuz. Daha doğrusu "siz" diye bir şey kalmamış. Kendi kendinizi iptal etmişsiniz. Geriye kalan saf anlarınızda, telefona sarılıp ona ulaşmaya gayret ediyorsunuz. Ama o çoktan başka denizlere yelken açmış. Siz de yeni denizler görebilmek umuduyla ufka bakıyorsunuz. Fakat sizin ufkunuzda sadece kara, kalın, yatay bir çizgi var. Her zamanki deniziniz bile çamur rengi. Ne deniz kalmış, ne ufuk. Ne geçmiş, ne gelecek. Ne o, ne siz. Gözyaşları bile bir süre sonra akmaktan sıkılıyor. Kalp yoruluyor, daha yavaş atmaya başlıyor. Değer mi diyorsunuz. Bütün yakınlarınız "değmez o salağa" diye ayağa kalkıyor. Size kızgınlar.
Kendinizi harap etmeniz, onları da üzmek anlamında çünkü. Hangisi daha ağır bir suç, orası belli değil. Mideniz alt üst. İlaçlar yetmez oluyor. Uykular tatilde, sabaha kadar dolaşıp kabirlerin huzurunu özlüyorsunuz. Bir çay kaşığı mutluluk için çektiğiniz acı ve pişmanlık. Niagara Şelalesi yoğunluğunda kendi kendinize soruyorsunuz sonra, değer miydi diye. Omuz silkiyorsunuz. Değse de değmese de bu tuzağa düşmüşsünüz bir kez ve iz bırakacağını adınız gibi biyorsunuz. Sahi, sizin adınız neydi?
SÖZÜN ÖZÜ Bütün büyük yanlışlıkların altında gurur yatar.
LEVHA Yürek hiçbir zaman tarafsız değildir

