Kaydet
a- | +A

Bir kötünün yedi mahalleye zararı vardır derler. Doğrudur. Hakikaten bir tek kötü insan, bir çok kişinin canını yakabilir. Tıpkı meyve sepetinde bulunan bir tek çürük meyvenin bütün sepetin çürümesine neden olması gibi. İstediğiniz kadar insanları tanıdığınızı iddia edin. Bazıları öylesine saklayabiliyorlar ki kendilerini, anne, babaları bile anlayamıyor aslında ne planladıklarını. Allah kötüye düşürmesin diye boşuna dua edilmiyor demek ki.

İnsanoğlunun acımasızlığını fark ettiğinizde yavaş yavaş köşenize çekilmeye başlıyorsunuz. Yalnızlığınızın duvarları arasında hiç olmazsa emniyette hissediyorsunuz kendinizi. Elbette yalnızlık kolay yenilir yutulur cinsten bir şey değil ama ne yaparsınız? Yaşı ilerlemiş insanlar bu konularda daha hassas oluyorlar. Yaşadıkları uzun yıllar onlara tecrübe kazandırmış oluyor. Bu tecrübenin öğretisi ise hiç de karmaşık değil. Kimseye güvenme! Evet, bir tek cümlecik. Kimseye güvenme! Peki bu mümkün mü? Kimseye güvenmeden hayattan tat almak olasılığı var mı? Düşünün, annenize, babanıza hatta evladınıza bile güvenmeyeceksiniz. Bu durumda sıra zaten eşe, dosta, ortağa gelmez ki. Tanıştığınız her insana şüpheyle yaklaşacaksınız. "Acaba beni ben olduğum için mi seviyor yoksa başka hesapları mı var" diye sorup duracaksınız. Her an tetikte olup her olayın altından bir terslik çıkmasına hazırlayacaksınız kendinizi.

Buna paranoya deniyor psikiyatride. Acaba mutlu ve başarılı olmanın yolu bile bile hastalanmaktan mı geçiyor? Diyelim ki bu tablo hoşumuza gitmedi. Herkesi kendimiz gibi kabul etmek bunca yılın alışkanlığı. Üstelik bize yakışanı da bu. O zaman bildiğimiz gibi devam edelim yaşamaya desek, bu sefer de adına hayal kırıklığı denen ağır fatura çıkıyor önümüze.

Kısacası ne yapacağınızı şaşırıyorsunuz. Bazı dostluklar var ömür boyu süren. Ama o dostlar zor bulunuyor. Rahmetli anneannem "insana dost Allah''tır yalnızca" derdi. Haklıydı.

Yıllarca denedikten, acı tatlı bir çok tecrübeyi paylaştıktan sonra biraz olsun güvenmeye başlıyorsunuz karşınızdakine. Eh, o da size beklemediğiniz bir sürpriz yaparsa ki bu çok mümkün, o zaman yapacak bir şey yok. Bazı genç okurlarım bu tip yazılarımı karamsar buluyor. Bunlar, kimsenin görmekten hoşlanmadığı gerçekler. Elbette insan en sevdiği arkadaşına sonuna kadar güvenmek istiyor. Ama adliyelere gidip bir bakın. Böyle en yakını bildikleri yüzünden mahkemelerde sürünen kaç kişi var.

Bazı insanlar otuz küsur sene evli kaldıkları eşlerini tanıyamaz hale geliyorlar. Babalar evlatlarını yıllarca aramayabiliyor. Evlatlar, ortaklık kurdukları ebeveynlerini dolandırabiliyorlar. Bunlar yüz kızartıcı acı gerçekler. İnsanoğlunun çiğ süt emmiş olmasına bağlanabilir zayıflıklar. Yirmi dört saat içimizde taşıdığımız baş düşmanımız nefsimizin marifetleri. Mazereti ya da ismi ne olursa olsun üzen, yıkan ve kaybettiren zavallı istekler. Üstelik uzun vadede kötülüğü yapan da kaybediyor. İlahi adalet öylesine keskin bir ölçüyle çalışıyor ki ondan kaçmak mümkün değil. Bir gün bir de bakıyorsunuz, size kötülük yapmış olan kişi sizden daha zor bir duruma düşmüş. Tabii bu bir teselli değil. İnsan, başkasının kötülüğünü istememeli. Onu üzmüş olsa bile.

Dünyada herkes İslamiyet''in öngördüğü gibi yaşasaydı bütün bunlar olmazdı. Ama o zaman da burası dünya olmazdı. Olaylara bu açıdan baktığınızda bunun bir kısır döngü olduğunu görüyorsunuz. Gözleri bağlanmış bir dolap beygiri gibi dönüp duruyoruz. Hayat dediğimiz süre bitinceye kadar dönmeye devam edeceğiz. İyi ya da kötü olmayı seçmek bizim elimizde. Ama karşımızdaki insanın nasıl olacağına karar veremeyiz. O yüzden uyanık olmaya çalışmaktan başka çare yok.

Nasıl uyanık olunuyorsa...

Sözün Özü Vakitsiz açan gül çabuk solar.

Levha Düşmanın eline kılıç verilmez.