İnsanların birbirleriyle kurdukları diyaloglarda kullandıkları üslup her zaman dikkatimi çekmiştir. Rahmetli anneannem sık aralıklarla terbiyenin en iyi terbiyesizlerden öğrenileceğini söylerdi. Hakikaten bir şeyin yanlışlığını dışarıdan gözlemlemek çok farklı bir etkiye sebep oluyor. Etrafıma baktığımda kişilerin konuşurken karşılarında bulunan muhataplarını kırmak gibi bir korku taşımadıklarını görüyorum. O anda söylemek istenen her ne ise büyük bir rahatlıkla dillerden dökülüveriyor. Kalp kırılmış, üzüntü doğmuş falan kimsenin umurunda değil. Geçenlerde bunun en basit örneklerinden birisine şahit oldum. Yardımcım, çocuğunu bir cilt problemi yüzünden doktora götürdü. Doktor muayene etmiş çocuğu, bir takım tahliller istemiş. Tahlil sonuçlarını gördükten sonra da fazla bir açıklama yapmadan reçete yazmış. İlaçları üç ay kullandıktan sonra hastayı tekrar görmek istediğini söyleyip göndermiş. Buraya kadar pek tuhaflık yok. Bizde doktorlar detaylı açıklama yapmayı pek sevmiyorlar zaten. Yardımcım sigortalı olduğu için reçeteyi sigorta reçeteleri yapan bir eczaneye götürmüş. Eczacı ilaç isimlerine bakmış ve büyük bir bilgiçlikle "bu ilaçlar cilt kanseri tedavisinde kullanılır o yüzden pahalı olur. İyice öğren sonra gel" diyerek kadıncağızı yollamış. Bir anne düşünün ki böyle bir söz işitsin ve yüreği çırpınmasın. Olacak iş değil. İki göz iki çeşme beni aradı. Birkaç hekim arkadaşıma sorup soruşturduktan sonra bu iddianın komik olduğuna kanaat getirdik. Evet, reçetede pahalı bir ilaç var ama bu ilaç pekçok cilt rahatsızlığında kullanılan bir ilaç. Bir eczacının sadece ilaç ismine bakarak böyle bir tahminde bulunması mümkün değil. Kendimi yardımcımın yerine koydum. Yaşadığı, dehşet verici bir olay. Bir anne için dünyadaki en önemli varlık evladıdır. Siz tutup böyle bir lafı hiç düşünmeden söylerseniz karşınızdaki ne hisseder? Ayrıca durum öyle bile olsa bunu söylemek doktorun görevidir. Herhalde kanser gibi çok ciddi bir hastalık sözkonusu olsaydı doktoru bunu açıklardı ve ona göre bir yol izlerdi. Bu ve buna benzer hadiseler her gün yaşanıyor. İnsanlar önce düşünüp sonra konuşmak yerine önce konuşup sonra düşününce ortalık karışıyor. Bu sıralama çok önemli oysa. Bana kalırsa biraz önce verdiğim örnekteki gibi olaylar bir nevi suç teşkil ediyor. Yasalar bu konuda nasıl, doğrusu bilemiyorum. Ama mahkemeler boğazına kadar davaya gömülmüşken bir de böyle olaylarla ilgilenemezler diye bir tahminde bulunabilirim. Halbuki hep söylediğim gibi, kalp kırmak suçtur. Hemde ağır bir suç! İslamiyet''te bu konu açıktır. Allah-ü Teala kalp kırmanın yetmiş kere Kabe-i Şerif''i yıkmakla eşdeğer olduğunu bildirir. Hal böyleyken hâlâ düşüncesizce konuşmaya devam etmek bana pek de akıllıca görünmüyor. Bir söz, ağızdan çıkmadan öne tartılmalıdır. Çünkü bir şeyi yıkmak kolay ama yapmak çok zordur. Ve zoru başarmak insanlığın amacı olmalıdır. Bunun en son örneğini Avustralya''da yaşadık. Bizler her fırsatta ne kadar da milliyetçi olduğumuzu, vatanımızı çok sevdiğimizi söyler dururuz. Halbuki bana göre asıl vatanseverlik örneğini Avustralya verdi.
Milletçe el ele vererek neredeyse kusursuz bir organizasyona imza attılar. Düzenledikleri Olimpiyat Oyunları, açılışı, kapanışı ve her şeyiyle mükemmeldi. Şimdi yıllarca bu başarıdan söz edilecek. İşte sevgi, işte hizmet böyle olur. Binlerce gönüllünün hiçbir karşılık beklemeden çalıştığı Olimpiyat Oyunları Avustralya''ya çok kazandıracak. Keşke bizler de böyle sevebilsek. Kafamızı lüzumsuz işler yerine faydalı çalışmalara verebilsek. Kalp kıracağımıza yapıcı olabilsek. Keşke!
Sözün Özü Kalpler sevebildikleri yaştadır.
Levha İnsanı büyük kılan düşünceleridir.

