Kaydet
a- | +A

Bir tek yaprakta oynaşan onlarca ayrı tondaki yeşil renk bile yaradılışın mucizesini anlatmaya ve anlamaya yeterli. Günlük telaş ve gerekli-gereksiz dertlenmeler arasında gözden kaçırdığımız, işte bu yaşama sevinci. "Ne var ki, yaprak işte tabii yeşil olacak" deyip geçmek; o yeşilin eşsizliğini gölgelemez tam tersine sıradan kulların nasıl göremeyebileceğini ispatlar ve doğanın ulaşılamaz güzelliği için için güler. Banka hesabının kabarık olması uğruna verilen amansız mücadeleler düşünülürse, bu kadar enerjiyi başka işlere versek, nasıl bir sonuç elde edebilirdik, daha kolay farkına varırız.

Hayatta her şeyin dozunda bırakılması gerektiğini düşünüyorum. Ama istisnasız her şeyin. Dünyada var olan bütün duyguların... İnsanlar arasında gelişen bütün olaylar, aslında basit bir etki-tepki meselesinden ibaret. Yani birinin davranış biçimi, birebir olarak karşısındakinin davranışına bağlı. Karşınızdakine iltifat ederseniz, onun size dönüp, durup dururken küfür etmesi çok zayıf bir ihtimal. Aynı şekilde, sizi seven insanı sürekli kullanır, sömürür, oyalarsanız; onun sizi sevmeye devam etmesi çok zorlaşır. Belki kendi kalbindeki sevginin derinliği, bir çırpıda her şeyden vazgeçmesine mani olur, ama yine de ilk günkü pırıltı, bir daha asla geri dönmemek üzere yerini matlığa bırakır. Sevilirken sevildiğini bilmek, anlaşılan bir marifet. Sevilmek, belki de sevmek kadar zor ve emek isteyen bir ayrıcalık. "Çok naz aşık usandırır" şeklinde bir söz vardır, bilirsiniz. Sevenin aşkını sürekli sınamak, geçmesi zor imtihanları birbiri ardı sıra önüne koymak ve "hadi bakalım, sabret de göreyim" diye kaşını kaldırarak beklemek, günün birinde kaybeden taraf olacağınızı garantiler. Hayatı zorlaştırmak yerine, güzel taraflarını öne çıkarmak, biraz gülümsemek, biraz yaşadığına şükretmek neden tercih edilmiyor, anlamıyorum. Nefs, dalkavukları sever. Kendisini sürekli öven "siz bir tanesiniz ne kadar doğru söylediniz" gibi cümleleri, günün her saatinde tekrar edenler, sıkça huzura çağırılırlar. Onların bu sözleri inanarak söylediklerine güvenmek mümkün müdür bilinmez. Ya da güvenilse ne değişir, o da ayrı bir konu. Ama gerçek hayatta, insanın gözünün tam içine bakarak, kendisine zarar gelip gelmeyeceğini hesaplamadan gerçekleri söyleyebilen dostlara ihtiyacı vardır. Böyle dostluklar, hakiki sevgiyle, emekle, yıllarla kurulur. İnsan kalbi, sırça bir köşk gibidir. En ufak bir darbede çatlayabilir hatta kırılabilir. Dolayısı ile sırça köşklerde oturanlar, dışarıya taş atamazlar. Hiç kimse, alışverişe çıkıp, çatlak ya da kırıldıktan sonra yapıştırılmış ve izi kalmış bir bardak almaz. Herkes, kusursuz ve en ufak bir harekette etrafına pırıl pırıl ışıklar saçan kristal bardakları tercih eder. İşte kalp de, hayata başlarken böylesi kusursuz, böylesine lekesiz ve parlaktır. Onu eskiten, yıpratan ve kusursuzluğunu kaybettiren diğer insanların müdahaleleri ve kırmalarıdır. Yazık ki günümüzde, kırgınlıklar çoğunlukla para meselelerinden, makam çekişmelerinden ve kıskançlıklardan ileri geliyor. Gözle görülebilen her şeyin satılık olması, satın alabilecek olanların şımarmasına hatta kibire yaklaşmasına sebep... Bu kargaşa, bu itiş kakışta, hâlâ sevmek ve sevilmek peşinde olan benim gibi yarım akıllılara kalansa hep üzülmek, hep kırılmak.

"Kırık kalp, en etkili silahtır" sözünün doğruluğu şüphe götürmez olduğuna göre, ben sürekli elinde otomatik silahla gezen bir Rambo gibi kabul edilebilirim. Hayatın terazisi hassas. Ne zaman ağır tartacağı belli olmuyor. Beklenmedik bir anda, göze kuş tüyü kadar hafif görünen bir obje, tonlarca ağırlık demek olabiliyor. Hayal kırıklığının ağırlığını ölçecek terazi ise henüz icat edilmedi. Ümitlenmek ve sonunda yarı yolda bırakılmak nasıl bir darbedir, onu yaşayan bilir. Küçük bir çocuk saflığıyla inanmak ve sonra tek başına bırakılmak nasıl bir cezadır ve neden bu cezaya layık bulunulur kestirmek güç. Sonuçta gayet net anladığım şudur: İnsan yalnız doğar ve yalnız ölür. Doğumla ölüm arasında yapraklardaki yeşili görebildiyse ve sevebildiyse, bu onun kârıdır.