Doğanın göz zevkimize sunduğu nimetler burnumuzun dibinde. Ama bakmakla görmek arasındaki fark o kadar derin ki çoğunlukla bu imkânı kaçırıyoruz. Yemyeşil ağaçlar, çiçek açmış dallarıyla yeryüzünü çeşitli renklere boyarken kuşların neşe içinde cıvıldamalarını duymamak ne kadar acı.
Kendimizi kaptırdığımız şehir hayatı aslında pahalıya mal oluyor. Kibrit kutusu gibi üst üste konmuş küçücük evlerde oturup, perde açamadan yaşamaya alışmışız ister istemez. Oysa doğa, hiç durmadan yeniden doğuyor. Mevsimden mevsime değiştirdiği kıyafetleriyle kendisini hatırlatmak için elinden geleni yapıyor. Sabaha karşı yağan çiğ taneleri, güneşin sıcak ışıklarıyla buharlaşıp yeniden gökyüzüne döndüğünde kim bilir insanoğlu hakkında neler düşünüyor.
Çeşitli sebepler yüzünden hayat akışımızı değiştiremeyeceğimiz ortada. Ama günlük trafiğimize birazcık da olsa yeşillik katamaz mıyız? Mesela yurt dışına her çıkışımda insanların çiçek yetiştirmek konusundaki heveslerini özenerek izlerim. Her balkonda mutlaka rengârenk çiçekler görünüyor. Hem de yaz kış fark etmeden. Pazarlarında illa ki çiçek satılıyor. Belki de Batılılar yalnızlık denen illetle karşı karşıya oldukları için çiçeklere ve hayvanlara bu denli düşkünler.
Ama milenyuma çeyrek kala bu konuda onlardan çok farklı olduğumuzu iddia edebilir miyiz? Aynı evin içinde birkaç kişi yaşasak bile aslında hepimiz kendi yalnızlığımızın hapsinde değil miyiz?
Yüzyılımızın belki de en büyük cezası bu yalnızlık. Aynı notalarda birleşememek, hüznü ve sevinci sonuna kadar paylaşamamak, bırakın detayını günlük sohbetleri bile ikirciksiz yapamamak son derece de üzücü.
Arkadaşınız olduğunu düşündüğünüz birisi aslında sizden nefret ediyor olabilir. Tam anlamıyla güvenebileceğinizi sanmanıza rağmen sizi yarı yolda bırakabilir. Bu zamanda kime, ne kadar yaslanabileceğimizi kestirmek güç.
Peki eskiden böyle değil miydi? Tam olarak kestiremiyorum ama bindokuzyüzaltmışlı yılların sonuna kadar pek de böyle değilmiş gibi geliyor. O tarihlerde insanlar iki büyük dünya savaşından ve savaşın dehşetinden yeni kurtulmuş oldukları için sanki birbirlerine daha özenli davranıyorlarmış. Belki zenginlik bakımından sıkıntı çekmişler ama sevdiklerine dört elle sarılmak konusunda bizlerden çok daha başarılılarmış.
Neyse. Zaman içinde giderek yalnızlaşan Batılılar, bizlerden daha önce evlerinde hayvan beslemeye ve bu sorunu bu şekilde bertaraf etmeye başlamışlar. Buna bir de çevre konusundaki hassasiyetleri eklenince ortaya şimdiki gibi bir sonuç çıkmış.
Hayvan beslemek tamamiyle bir yaşam biçimi ve imkan meselesi. Herkes yapamayabilir ya da yapmayabilir. Ama etrafımızı çiçeklerle ve ağaçlarla süslemenin bu tip sıkıntıları yok. Biraz sevgi, biraz ilgi ve çokça su evlerimizi rengarenk yapabilir. Üstelik çiçeklerin konuşmalara ve müziğe tepki verdikleri bilim adamları tarafından kanıtlandı. Yani kendimizi yalnız hissetmememiz için yeterli algılama kabiliyetine sahipler.
Çevreye ve doğaya karşı ilgili olmazsak sonucunda meydana çıkacak mekanikleşmiş, grileşmiş ve sevimsizleşmiş ortama boyun eğmek zorunda kalırız. Bu da çocuklarımızın biraz toprak, biraz yeşillik görmek için hiçbir şanslarının kalmadığı anlamına gelir.
Bütün bunlar belki acil ihtiyaçlarmış gibi görünmüyor. Ama acil zannettiğimiz ve hakkında fazla mesai yaptığımız pek çok konudan daha acil.
Okuma yazma alışkanlığını geç edindiğimiz için kaybettiğimiz zamanın nelere mal olduğu ortada. Buna ikinci bir gecikme hatası eklemeninse daha hayati bir sonuç doğuracağı da sır değil.
Onun için hepimiz mümkün olduğu kadar çok yeşilde buluşmak zorundayız.
SÖZÜN ÖZÜ Dünya çiçeklerle güler.
LEVHA Sevgi karşılıklı verilen mutluluktur.

