Sosyal medya ile ilgilenmeyi pek sevmiyorum ama işe, eşe, dosta ayak uydurmak için takip ediyorum. Gündemden haberdar olmam, güncel kalmam dışında çok daha işime yarayan bir şey var: Sohbet ettiğim kişinin düşünüp düşünemediği… Uzun süredir bu konuda gözlem yapıyorum. Vardığım kanı şu: Çoğu insan sadece sosyal medyada gördüğü şeyler üzerine konuşuyor. “Ne var bunda!” diyebiliriz. Benim için sorun olan tarafı; bir şeyi tam bilmeden, araştırmadan, analiz etmeden başkasının fikrini benimsemek. Karşımdaki genellikle bir olay veya bir kişi hakkında popüler kanıya göre cümleler kuruyor. Bunun için ise yapması gereken basit bir şey var; kendisine yakın olan görüşü bulmak. Gerisi kolay. Zihnine kopyaladığın kelimeleri dilinle bana yapıştır. Neyin ne olduğu, ne kadar doğru olduğu önemli değil. Ben olaya daha geniş çerçeveden baktığımda ise farklı bir konuya geç, yine aynı rotayı çiz.
Aktardıklarımın daha anlaşılabilir olması için birkaç örnek vereceğim. Böylelikle beyindeki süzgecin ne kadar önemli olduğunun farkına varalım.
SOSYAL MEDYA KAHRAMANLARINA NE DEMELİ?
Güncel olay Haluk Levent ile başlayayım. Kendisi, çocukluğumdaki bir röportaj ile hafızamda yer etmişti. Hayal meyal hatırlıyorum, battığını, borç içinde olduğunu söylüyordu. Bir süre gözden kayboldu. Sonra yardımlarla tekrar ekranlarda belirdi. Zorda olana koştukça geçmişinden o kadar uzaklaşıyordu. Kurduğu Ahbap Derneği ile birçok umutsuza “umut” oldu. 6 Şubat 2023'teki deprem sonrası adeta bir “kurtarıcı” rolüne büründü. O sıralar sosyal medyada “en çok hangi kuruma güveniyorsunuz” gibi anketler yapılıyordu. Ahbap, devleti, orduyu, AFAD'ı, Kızılay'ı solda sıfır bırakıyor, sosyal medyada dönen videolar, paylaşılan fotoğraflar, yazılan başarı hikâyeleri de bu derneğin ve Haluk Levent'in Türkiye Cumhuriyeti'nden çok daha güçlü olduğunu ispatlamaya çalışıyordu. Milyonlarca insan bu fikri benimseyip devletine öfke kusuyor, “Ahbap” sloganları atıyor, para yağdırıyordu. Haluk Levent bir de “İzmir Marşı” patlatınca bağışlar gözyaşlarıyla beraber sel olup akıyordu. Nitekim hiçbir şey göründüğü gibi çıkmadı. Herkesin güvendiği dağlar buz tuttu.
FUTBOL BİTMİŞ MİŞ...
İkinci örneğim biraz farklı olacak. Uzun süredir “futbol bitti, gençler 90 dakika maç izlemiyor, onlar e-Spor ile ilgileniyor” diye yaygara koparılıyor. Büyük ligler, Şampiyonlar Ligi, Avrupa Ligi, Konferans Ligi maçlarını izlediğimde ise “Nasıl bitiyor ya?” şeklinde kendi kendime soruyordum. Statların tam kapasite dolu olduğunu, hatta kadın taraftarın azımsanmayacak kadar kalabalık olduğunu görüyordum. Herkesin üstünde forma veya takımını temsil eden bir şeyler… Kulüplerin gelir kalemleri de gerçekleri ortaya koyuyordu. 2026 Dünya Kupası ile bu gözlemlerimde haklı olduğumu gördüm. Milyonlarca insan “22 adam 1 topun peşinde koşuyor” diye kilometrelerce yol gidiyor. Futbol en sevilen spor. Ve bu sektör devasa şekilde büyüdü. Daha da ileriye gidecektir. Herkes bir oyuncu için verilen paraları görüyor. Öyle kolay kolay bitmez.
YAZILANLARA MI, GÖZLERİME Mİ İNANAYIM?
Son olarak sosyal mecrada futbolculara yönelik yapılan itibar suikastı ve kitlelerin buna göre hareket etmesine değineceğim.
Mbappe ve Bellingham üzerinden hemen hemen hepsini kapsayacağım. İki yıldız ismi uzun yıllardır yakından takip ediyorum. Potansiyellerini, yeteneklerini, yapabileceklerini ve yapamayacaklarını biliyorum. Real Madrid'in iki sezondur başarısızlığı sebebiyle bu iki isme ağır ithamlarda bulunuldu. Mbappe'ye “Diktatör”, “Komutan”, Bellingham'a “Arkadan iş çeviren” gibi yakıştırmalar yapılıyor, yeteneksiz bir balon oldukları söyleniyordu. Oysa bu turnuvada gördük ki ikisi de her çıktığı maça imza bıraktı. Şimdi ben gözlerime mi yazılanlara mı inanayım.

