Önümdeki resme bakıyorum, Türkmen kızları, kırmızı, kloş etekli entari üstüne kenarları sırma işli yeşil kaftanlar giymişler. Saçları iki uzun örgü halinde süslü başlıkları altından nerdeyse dize kadar iniyor. Ayaklarında kırmızı pabuçları, ince dal vücutlarıyla tavus duruşundalar... Güzele ne yaraşmaz diyeceksiniz demesine de, alın yeşilin yakışması başka...
Türkün ala yeşile tutkunluğu yüzyıllardan beri sürüyor. Şüphesiz kır hayatının getirdiği bir ruh genişliğinin seçkisi bu renkler. Sarıyı da bezek olarak katmışlar bu renklere.
Karacaoğlan''ın şiirlerine bakın, allı yeşillidir. Orta Asya''dan Anadolu''ya oradan da Rumeli''ne uzanıp gider bu al yeşil. Atlaslara, kadifelere yar olur. Gelin bedenlerinde gelincik gibi salınır, göz alır.
Anadolu''da gelinlerin kıyafeti allı yeşilli olurdu, şimdi şehir kuralına uyan köylerde de beyaza döndü çoğu. Beyaz gelinliği herhalde Avrupa''dan aldık. Ama Japonlar''ı görüyorsunuz; bizim köylerimizin töresince kıyafetler giyinip yine o görgü ve geleneği sürdüren düğünlerde bir Türk gelinine ve damadına benzemek uğruna buralara geliyorlar. Yani kaybolmakta olan değerlerimizi biz değil, yabancı birileri sahipleniyor.
Makedonya''da evlenecek kızlar atlastan şalvar cepken diktiriyorlar. Kimilerinde göz nuru harika işlemeler oluyor. Gelin beyaz gelinlik de giyse bu takımı yaptırırmış. Gostivar''da birkaç dost bohçasından çıkarıp bana yavru ağzı, cam göbeği şalvar cepken göstermişlerdi. Ama yazık ki biraz pahalıya mal olduğundan, biraz da gereksiz görüldüğünden bu adet bırakılıyormuş.
Yıllar önce Kastamonu''da dedemin köyündeydim. Böyle bir yaz günü ortalık gün aydınlığında iken evdeki çoluk çocuğun,
"Düğün alayı düğün alayı!" diye bağırdıklarını işitmiştim. Annem anlatırdı "Bizde gelinler al yeşil giyerler.." diye ama oraların düğününde hiç bulunmamış, gelinlerini görmemiştim.
Önce kimi atlı kimi yaya bir kalabalık göründü. Sonra bu kalabalığın içinde gelin ta uzaktan sökmekte olan şafak gibi bütün görkemiyle belirdi. At üstündeydi. Yeşil ile kucaklaşan al duvağına gizlenmiş, ağır ağır geliyordu. Hiçbir düğün merasimi beni o gün gördüklerim kadar etkilemedi.
O zaman şöyle düşündüm. Beyaz safiyetin rengidir ama al ve yeşil ise hayatın kendisi, yaşama sevincinin, sevginin, güzelliğin, diriliğin rengi... Ve gelinlere al yeşil beyazdan daha çok yaraşıyordu.
Ben o gün hafiften toz kaldırarak davul zurna eşliğinde bir köyden başka bir köye giden bu kalabalığı heyecanla coşkuyla izlemiştim. Ata binmek ayrı bir saygınlık seçkinlik değil miydi? At her evin yaraşığı yoldaşı, değil miydi? Şimdi köy gelinleri de çoğunlukla arabalara bindiriliyor ve herhalde arabaya "Evlendik, Mutluyuz" gibisinden cümleler de yazıyorlardır.
Çağdaş ve modern bir toplum olmamıza bazı güzel gelenek ve göreneklerimiz engel mi ki bunları bırakıyoruz?

