Araştırmacılar alışveriş konusunda insanları uyarıyor: Alışverişin giderek bir alışkanlık ve hastalık haline dönüştüğünü belirtiyorlar. Yanlış da sayılmaz. Bir alışveriş merkezine hiçbir şey almamak üzre girip de eli boş çıkmış olana herhalde rastlanamaz.
Hiper marketler küçük çapta mahalle dükkanlarının yerini aldıktan sonra bu engin kapalı çarşılarda alışveriş etmeyi iyiden iyiye benimsedik. Yeni şehir düzenleri de bunu gerektiriyor. Her türlü kolaylık, çeşit bolluğu yanı başınızda, seç seç taşıma sepetlerine doldur... Geçende işte sınandığımız yer diye düşündüm... Ondan da alayım bundan da alayım derken bütçe dengenizi bozuyorsunuz.
O kadar da değil. Aynı zamanda sağlığınız açısından da ölçüyü kaçırıyorsunuz. Söz gelimi hiç aklınızdan yokken, buzdolabına doldurduğunuz yiyecekleri psikolojik sebeplerle yiyip bir an önce tüketme mecburiyetinde kalıyorsunuz.
Yine de market rafları her zaman cazibesini koruyor. Çilek pek güzel biraz da ondan alayım. Muzlar da iyi görünüyor. Bir kilo da ondan alıverelim canım... Ya şu zümrüt yeşili elmalara, tenis topu büyüklüğünde ithal kırmızı eriklere ne buyrulur? Ya peynir çeşitlerine, kayık tabaklar içre, hazır zeytinyağlı ezme patlıcanlara, mantar sotelere, çerkez tavuğuna, zeytinyağlı dolmalara ne demeli? Tatlılar, pastalar kısmına hiç bakmayın, bunca bolluk, çeşitlilik iyiden iyiye varlı bir ülke olduğumuzu düşündürüyor bana. Ama...
Aması şu: Ya güzelim meyvelerden, salamlardan, sucuklardan tadamayanlar? İrfan Atagün ağabeyin iki ciltlik çok değerli "Gönül Sultanları" adlı kitabını karıştırırken velilerden Utbetü''l Gulam hazretlerinin yeme içmeyle ilgili davranışları ilgimi çekti... Tabii biz onun gibi olamayız ama felsefesinin bir küçük zerresini kendimize örnek alabiliriz. Bu zat genellikle kendi yoğurduğu ve güneşte kuruttuğu ufak hamur parçalarını yer, güneşte duran destisinden ılınmış su içermiş. Yakınları derlermiş ki, "Hamurunu ekmek edip pişirelim, suyunu da soğutalım olmaz mı? Utbe bu teklifi kabul etmezmiş. Utbe Hazretlerinin canı bir gün yedi senedir yemediği et ister. Bir parça alıp pişirir. Bu sırada ezan okunur, eti yemekten vazgeçip camiye doğru yöneldiğinde yetim bir çocuğa rastlar ve eti o yetime verir. Yine bir gün canı çektiğinden, hurma satın alır. Lakin bunları yiyeceği sırada bir rüzgar çıkar. "Yarabbi! Canım istediği halde bir senedir hurma almamıştım. Onu yeme isteği bana galip geldi. Ama bu rüzgar beni kendime getirdi. Nefsimi hatırlattı." diye söylenip hurmaları fakirlere dağıtır. Ninelerimiz dedelerimiz savaş yıllarında yokluğu alabildiğine yaşayıp birer Utbe olmuşlardır. Ama bu zamanda, bolluğun ve pahalılığın yan yana olduğu bu acayip devirde insanoğlu nefsine dur diyemiyor. Geçen gün hayırseverliğini işittiğim genç sanatçı Yeşim Salkım''ın sabah programlarından birindeki konuşması dikkatimi çekti. Diyordu ki: "Bugüne kadar Allah''ın bana verdiklerini ben de bugünden sonra başkalarına vereceğim." Hayatının henüz baharındaki bu sanatçıyı böylesi bir dünya görüşünden dolayı nasıl alkışlamazsınız...

