Kaydet
a- | +A

Türk Cumhuriyetlerinde Sovyetler Birliği çökmeden önceki edebiyat ürünleriyle, bağımsızlıkların alınmasından sonraki gelişmeyi merak ediyorum. Bu konuda üniversitelerde herhalde tezler, araştırmalar yapılıyordur. Azerbaycan, Özbekistan, Kırım, Tataristan, Kazakistan on yıl içinde görebildiğim, insanlarıyla tanış olduğum topraklar. Oralarda pekçok şair ve yazarla biraraya gelmiş, kitaplar alıp vermiştik. O günlerdeki coşkuyu biraz yitirdik gibi geliyor bana. Sevdalılar buluştuktan sonra düşler gerçeğe erdiğinde o heyecan da durulur oldu ama, abartılmış duygularla ilişkiler kurmak yerine gerçeklerle örülü bağlar kurmanın daha yararlı olacağını düşünüyorum. Anar Rızayev Resuloğlu''nu Ben Azerbaycan''a ilk gittiğim yıllarda 1989, daha sonra 90''lı yılların başlarında tanışımtım. Ciddi, mesafeli duruşu, kalın gözlüklerinin ardında kaybolmuşluğu ile hatırımdadır. Karaman''da yeniden karşılaştım, hiç değişmemiş; yine o sisli duruş. Ne ki o, bu sisin ardından gözlüyor dünyayı ve seçtiği, ayrıntılarla hikayelerini, romanlarını yazıyor. Anar güçlü bir isim. Bir defa şair bir anneden ve şair bir babadan geliyor. Nigâr Refibeyli ile Resul Rıza''dan... Geçmiş dönemde kazandığı payeleri var. 1975''te devlet sanatçısı olmuş, 1980''de devlet ödülüne lâyık görülmüş. Yazarlar Birliği Başkanı ve milletvekili... Roman, öykü, tiyatro dalında eserleri var.

Bizim Kültür Bakanlığı tarafından yayımlanmış olan "Seçilmiş Öyküler"ini, kendi üslûbuyla kaleme aldığı bir Dede Korkut kitabını, Resul Rıza ve Nigâr Refibeyli şiir ve mahnı albümlerini hemen ayak üstü bana ulaştırdı. İldeniz Kurtulan, Yavuz Akpınar, Hayati Develi ve Şefika Turan tarafından Türkiye Türkçesine aktarılan Anar''ın "Seçilmiş Öyküler"i çağdaş Azerbaycan hikayesi hakkında da ipuçları taşıyor. Hem bunun için, hem de Anar''ı tanımak, özgün kimliğini ortaya çıkarabilmek açısından mutlaka okunmalıdır.

Azerbaycan''ın Sovyetler Birliği''nin ayakta durduğu dönemlerdeki içine kapanmış gibi duran yaşantısını daima merak ederdim. Aşikârca yazamamanın verdiği kısıtlamalarla kim nasıl ve nereye kadar yazabildi diye... Galiba kimileri tarihi romanlar yazıyorlar, geçmişe sığınıyorlardı. Modern Azerbaycan hikayesinin kapalılık döneminden "aşikârlık" dönemine uzanan çizgisinde gördüğünü, duyduğunu sanat kaygısını terketmeden yazanların başında sanırım Anar geliyor. Şimdi o baskılı ağır yılları aksettiren 1964 tarihli bir hikayesini okudum. "O Gecenin Sabahı" adını taşıyor. Gözaltına alınma endişe ve bekleyişini taşıyan bir apartman dolusu insanın psikolojileri. Korkulu bekleyişleri, merdivenlerde beliren her ayak sesiyle götürülme anını yaşamaları adeta yaşanarak kaleme alınmış ve sonunda diyor ki yazar: "1917 devrim rengine boyanmış. 1924 yılı matem rengine, 1941 yılı askeri üniforma rengine, 1945 yılıysa mayıs rengine. Ben anketlerde doğum yılımı 1937 olarak yazarım. Büyüyünce bu yılın halk anısında korku ve tedirginlik yılı olarak yerleştiğini öğrendim. O yıl sayısız güzel insanımızın canına kıyılmış. Oysa benim için o yıl yaşamımın en önemli yılıdır. Güneşi, ağaçları, dünyayı ilk kez o yıl gördüm." Her ne türlü olursa olsun yaşadığımız yer ondan kopamayacağımız yerdir. Yaşadığımız, insanları sevdiğimiz, çiçekleri kokladığımız yer...