Kaydet
a- | +A

Annelerin duasını almak armağanların en güzeliymiş. Annelerimizin sağlığında, işte o dualarla işlerimizin rast gittiğini, evimizin bereketlendiğini, söylemek herhalde yanlış olmaz.

Geçende Büyük Şehir Belediyesi''nin davetlisi olarak bir tarihi mekanda, Hidiv Kasrı''ndaydık. Türk Edebiyatı Vakfı mensubu birkaç arkadaşımızla bahçede salkımların, ıhlamurların, erguvanların, at kestanelerinin albenili dalları altında dolaşırken gözüm çimenlikteki şebboylara erişti. "Şebboyun kokusu için anne kokusu derler" dedim. Arkadaşlarım şaşırdılar. "Bunu duymamıştık" dediler. Halk kültürünün ve yakıştırmasının içinden doğmuş olsa gerek. "Güller" kitabının yazarı Beşir Ayvazoğlu dostumuzun kulağına bu şebboy efsanesi geldi mi acaba?

Ben kendimi bildim bileli şebboyu annelere yaraştırırlar. Şeb gecedir, boy (bû) ise koku. Türkçeleşmiş Farsça bir sözcük. Gece kokusu... Çünkü şebboyun hafif fakat sarıcı bir kokusu vardır; öyle iç bayıltan cinsten değil! Geçmiş zamanlarla yüklü bir koku... Bir akasya ferahlığının bir mimoza tütsülenişinin ötesinde sarıcı bir koku...

Hani baharın ilk sezintilerinde bir sabah ansızın gönlünüz çiçeklenir, dünyaya yeni gelmişçesine hafif bağımsız, istekli bulursunuz kendinizi. Bir şeyleri hatırlar da çıkaramazsınız. Öyle saf duygulara gark eder sizi şebboy. Tevazu yolundan geçmiş, biraz melankolik, biraz şehirli, biraz alıngan, biraz sevda yüklü bir çiçek... Morları, pembeleri kırçıllıları, sarıları, kahverengileri, hele hele beyazları her zaman gönlümü celbetmiştir.

Her anneler gününde, bayramlarda daha da yoğunlaşan, kök pençe salan annemin hayali işte böyle şebboy kokusuyla kendini arattırıyor. Giderek hikayelerime daha fazla yansıyor annem. Son romanım olan Deli Zamanlar''a da bu tür bir hasretle, annemin henüz yaşlanmamış, diri güzelliğini kattım. Böylece avundum.

Annem, annelerimizin yokluğu meğer ne kadar can içre bir sızıymış. Artık olmamaları, odaların soğuk boşluğunu daha derinden duyuruyor, hem olmayışlarını, hem duasız kalmışlığımızı anlatıyor. Keşke olsalardı; bir sevgi ve dua donanmasıyla renklenseydi, aydınlansaydı evimiz. Yanlışımızı görüp bizi uyaran, bize öğütte bulunan bir annemiz bulunsaydı... Sağken kimi zaman aldırış etmediğimiz o öğütlere öylesine muhtacız ki...

Ah keşke keşke... Bizi hâlâ çocuk gören, korunulası yanlarımız olduğunu düşünen annem şurada bir koltukta otursaydı... Birlikte yemek pişirseydik ya da konuşa konuşa eskileri deşseydik. En çok mutlu olduğumuz günleri, anları tekrar tekrar anlatsaydık birbirimize... En çok güldüğümüz günü...İnsan belli bir olgunluğa geldikten sonra bir başka mahrumiyeti yaşamaya başlıyor. Bundan sonra kapıdan çıktığımızda ardımızdan kimse dua etmeyecek, sıkıntılarımızı yürekten kimse paylaşmayacak, nazımızı, kaprisimizi kimse çekmeyecek, gözyaşımızı silmeyecek, saçımızı okşamayacak... Anneler gidince evlatlar bu imtiyazlarını bu şanslarını da kaybediyorlar.