Tepebaşı''nda Londra Oteli''nin yanından Galatasaray''a çıkan bir sokaktayım. Köhne, serin bir sokak burası... İki taraflı bitişik binaları ve eski bir kartpostal halinde renksiz kimlikleriyle ana yollara bağlanıyor. Yapıların renkleri bile zamanın belirsizliğiyle örtülü. Gri desem değil. Zamanın içersinde kaybolmanın ayrı bir rengi vardır. Tarife asla sığmaz. Ben bu tür yerlerde hüzne boğulurum. Şehrin bu yanını görmek istemem o yüzden. Kimbilir kimler yaşadı, kimler buralarda çocuktu ve yaşlandı ve kimler ömürlerini burada tamamladı diye... Ama hayatın baştan koyduğu kuralları kabullenmek gerek, öyle değil mi? Herşey eskir, yıpranır ve bir gün hayatiyetini yitirir... İşte İstanbul''un çürüyen ve unutulan yanı... Binalar öylesine eskimiş ki içlerinde oturanlar da sanki çağın dışında yaşıyorlar gibi. Ayrı bir dünyada güneşin kıyısından köşesinden geçmediği bir sokak... Kalabalığın içinden sıyrılıp ansızın başka bir zamana geçiveriyorsunuz. Fakat yıllar önce bu yapılar ilk inşa edildikleri zamanlarda kimbilir ne denli görkemli, eli yüzü düzgün şeylerdi... Şöyle bir canlandırıyorum gözümde; herşey başlangıç noktasındaydı; herşey tazeydi herhalde, taze mevsim çiçekleri süslerdi köşeleri. İstanbul''un doyurucu, soluklu, henüz kirlenmemiş, deniz kokulu esintileri dolardı içerilere, perdeler titreşirdi. Belki güneş bile yedi rengiyle sızardı bir yerlerden...
Odalar ferah, eşyası yeni, boyaları yeni... Evlerin içlerini dolduran insanlar da farklıydı, belki biraz daha Avrupai düşünceler, zevkler taşıyan kimselerdi... Genç coşkulu... Dıştan bakıldığında şu Londra Oteli''nin bile hâlâ seçkin, özenli çizgiler taşıdığını görüyorum. Hâlâ mağrur, hâlâ varlığından emin. Zamana büsbütün teslim olmamış... Gözüme çarpan giriş katı camlarının biri zamanımızdakilere benzemeyen özellikte süslerle bezeli... Yapılardan gelen bazı onarım, boşaltma, seslenme gibi gürültülerin olağan değil gerçek dışı olduğunu düşünüyorsunuz. Onlara da sanki köhnelik bulaşmış, taştan taşa, duvardan duvara çarpıyor ve boşluğa karışıyorlar. Birşeyler hatırlıyor, çıkaramıyorsunuz. İşte bir bina boşaltılıyor; bir kamyona sütuna benzer şeyler yükleniyor. Kimdi sahipleri, niçin boşaltılıyor. Yıkıma mı hazırlanıyor onun yerini bir başka yapı mı alacak? Çok katlı kaba saba estetikten yoksun bir şey mi olacak? İçerinin yosunlu ve küflü boşluğundan toz bulutları kalkıyor ve camları kırılmış pencereden dışarıya uğruyor... Eskimiş bir zamanı çıkarıp yüklüyorlar aslında. Kimbilir neler yaşandı orada? Beyoğlu böyledir işte... Binlerce hikaye çıkar içersinden.

