Kaydet
a- | +A

Acaba eğitimin daha akılcı, daha çözümleyici, daha kişilikli ve çağdaş olması yolunda kırk yıldır kaç arpa boyu yol aldık? Evet bilgisayarlar, televizyonlar, videolar çıktı. Çocuklar geniş spor salonlarına, basket sahalarına kavuştular ama zihniyet hep aynı. Aynı azar tonunda sesler, aynı çatık kaşlar, aynı "Atarım, kovarım kapı dışarı ederim!" korkutmacaları...

Aynı başdöndürücü yarıştırma telâşı, annelerde aynı "Benim çocuğum daha üstün..." saplantısı, çocuklarda aynı not korkusu... Öğretmenlerde "cezalandırırsam akıllanır zihniyeti... Evle okul arasına sıkışmış, isyan eden, edemese ufalanan çocuklar bunlar. Doyasıya yaşayamadıkları çocukluklarını ciddiye alan yok! Ne okulda, ne evde... Çatık kaş, azar "Atarım kovarım, 1 veririm, eksi veririm" korkutmacalarıyla bütün bir öğrenim süresi karşı karşıyalar.

Eskiden sıfır vardı ve çoğu öğretmen sıfır atmaya bayılırdı. Şimdi onun yerini bir aldı ve bu, galiba çoğu öğretmenin hoşuna gitmiyor. Yanlış anlamayın öğretmenlere kızmıyorum; sisteme kızıyorum Ne de olsa onlar ne istenmişse kendilerinden, onu vermeye, onu uygulamaya çalışıyorlar.

Ah ne olurdu çocuk kendi değerlendirmesini kendisi yapsaydı: "Çocuk bu nasıl olur?" diye sormayın! 23 Nisan''da onları cumhurbaşkanı, başbakan yerine koyup, bülbüller gibi konuşturmuyor muyuz? Eh, onu da başarırlar. Önemli olan çocuğun kendi kişiliğine saygısını geliştirmek, ona sorumluluğu yaşayarak öğretmek... Biz çocuğu ciddiye almadığımız için ona "Atarım, döverim sıfır veririm" diyoruz. Eğer onu ciddiye alırsak belki yaramazlığı da kendine yaraşır bir ölçüye sığacak; yaramazlığını kendince, kendi çabasıyla dizginleyecek belki. Tembelliğinin zararlarını, geleceğin ne olduğunu ve buna göre ne yapması gerektiğini kendi aklıyla düşünecek.

Bir de çocukları tanıma ve yeteneklerini araştırma konusu var ki bu her öğretmenin uğraş alanına giremiyor nedense. Oturup uzun boylu tanımak için ya sınıfların kalabalığı elverişli değil, ya da öğretmenin "Dur otur!" demekten yorulan bünyesi elvermiyor. "Çocukta bir cevher varsa ortaya koyar, koyamazsa zaten yok demektir" şeklinde düşünmenin haklı bir yanı olamaz. Bakın ben Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde okurken kimse benim hikayeciliğimi bilmezdi. Öğrencilerin bu tür yeteneklerini ortaya çıkarmak gibi bir gayret de yoktu fakültede. Şimdiyi bilemem. Zaten bizim bölüm yazar yetiştirmek gayesiyle kurulmuş değil ki... Adı üstünde Türkoloji... Ben mezun olduktan sonraları hikayelerimi yayımladığımda fakültedeki hocalarımın hemen hepsi şaşırdılar. Rahmetli Muharrem Ergin "Hikaye dünyasına fırtına gibi girdi" diye yazdı. Oysa öyle değil; hikaye bende çocuk yaşlarımda yazılası söylenesi bir şey, bir ihtiyaç, bir yaşama sebebi gibiydi. Bendeki yazma sevdasını ilk 6. sınıftayken tarih öğretmenim Meliha Erverdi ile Türkçe öğretmenim Necmi Seren farketmişlerdi. Fakültede ise hiç farkedilmedim. Sonraları hikayeci olup çıktığımda bazı arkadaşlarım "Allah Allah hiç belli değildi" demişler. Öyledir. Bizde çoğu zaman gayret, çaba yalnızca kendinize düşüyor. Kimbilir kaç yetenek kendini anlatamadığı, ortaya koyamadığı, keşfedilemediği için harcanıp gitti...

Annelere babalara sesleniyorum: Çocuklarınızı önce siz tanımaya çalışın ve onları şımartmayın fakat yarına, kendisi olabileceği bir yarına hazırlayın!