Edirne''yi hiç görmemiştim. Kaç kez niyetlenmiş, gidememiştim. Bu sınır şehrimizi ona mührünü vuran Selimiye''yi hep merak ederdim. Nihayet yolumuz böyle bir yaz başlangıcında oraya düştü.
Edirne demek Selimiye demek olmuş bir kere. Selimiye Camii de şehre öyle hakim ki önce o karşılıyor sizi. Ta uzaktan bütün varlığı ile o görünüyor. Şehir onun arkasına takılmış. Karşılayıcınız yani sizi ayakta buyur eden Selimiye''dir. İlk düşüncelerim böyle oldu.
Mimar Sinan Usta öncelikle hünerini caminin konumunu seçmekle, eseri yerleştirdiği mekânla ortaya koymuş. Selimiye''nin dikkate değer özelliklerinden biri şehrin onun önüne geçememiş olmasıdır. Selimiye şehrin içinde kaybolabilir miydi? Bu imkânsız. Hem Edirne''nin en yüksek noktasıdır, hem o hendesenin altedilmesi mümkün değil!
Sultan İkinci Selim''in hayalindeki eser sanırım böylesiydi. Sinan bu isteği kendi gönlü, bilgi ve yeteneğiyle birleştirince bu eser doğuyor. Sinan''ın son demlerinde seksen yaşındayken fakat sanatının en üst basamağındaki eseri... İkinci Selim''in dünya durdukça ayakta kalmasını istediği Selimiye işte böyle bir şahlanış içinde, muhafız duruşunda Edirne''yi beklemektedir.
Ya üçer şerefeli uzaktan iki adetmiş gibi görünen iyice yaklaşıldığında dört tane olduğu anlaşılan minareler? Onlardaki Sinan dehası? Ziyaretçiyi bekleyen sürpriz. Anlatıldığına göre bu minarelerden biri sonraları hasar görüp yeniden yaptırılmış. Ustalar Sinan''ın ince hesabına ulaşamamışlar ki, birinin arkasına gizlenen minare yanına varmadan kendini belli ediyor.
Selimiye''yi taşıyan o ihtişamlı kubbe binayı bütünüyle kavrıyor ve karşınızda adeta güneşin doğuşu gibi bir izlenim bırakıyor. Kayıtlarda belirtildiğine göre Selimiye''deki bir kısım İznik çinisi 1877-78 Osmanlı Rus Savaşı sırasında Rus generali Skoblef tarafından Rusya''ya götürülmüş. Yağmacılığın sanat eserlerini böyle yarım, eksikli bırakmasına razı olunmamalı.
Edirne''de İstanbul kalabalığını göremedim. Yollar tenha; çarşıların görünüşü, eski İstanbul çarşılarının kalabalığı kadar bile değil. Şehre girerken güzel, özenli yeni yapılar gözüme çarptı. Şehirde ise eski Bursa evlerini andıran tek katlı solgun duvarlı evler, yenilerin arasında tek tük karşınıza çıkıyor. Ahşap yapılar, iri Levanten yapılar da var. Bütün bunlara karşılık bu eski payitaht bir İstanbul uzantısı gibi tarihi abideleriyle sarıyor bizi. Çelebi Sultan Mehmed döneminde yapılmış Eski cami, Kanuni Sultan Süleyman devrine ait Adalet Kasrı, Üç Şerefeli Cami, Muradiye Camii, Şah Melek Camii, İkinci Bayezid Camii ve külliyesi, çarşılar, medreseler, köprüler çeşmeler ve daha nice eser...
Ne var ki şehre sinmiş bir hüznü de seçiyorsunuz. Değişik tarihlerde Rus, Bulgar, Yunan ordularının girip işgal ettiği Edirne ancak Kurtuluş Savaşı''ndan sonra yeniden bize döndü. Bu hüzün ondan mı? Yoksa Balkan şehitliğini görüp duvarlara yazılı şehit isimlerini okudukça mı basıyor o hüzün? Bilemiyorum ama bir acı yeşili var ağaçlarının, bir tenhalığı, garipsi havası var şehrin. Muhteşem Selimiye''ye rağmen...

