Şu günlerde Semiha Yankı''nın seslendirdiği "Seninle Bir Dakika" adlı şarkı radyolarda sıkça çalınıyor. Şimdi yılını hatırlamıyorum ama epeyce eski, sanırım Eurovision''a katılan ilk Türk şarkısı... O zamanlar pek fazla puan toplayamamıştı ama bugün neredeyse klasik parçalar arasında yer alan bu beste, bana göre daha sonra yarışmaya katılan pek çok şarkıdan güzeldir. Güzel ve yerli yerinde...
Televizyonlarımızın henüz renkliye geçmediği o dönemde heyecanla ekran karşısında Türk şarkıcısını beklemiş, ama sonuçlara geçildiğinde umduğumuzu bulamamıştık. Galiba eser fazla ağır kaçmıştı, herhalde o sıralarda hareketli parçalar gündemdeydi. Biraz da politik değerlendirmeler işin içine karışmıştı.
Benim dikkatimi çeken şu ki, o tarihten sonra parlak çıkışlarımızın pek olmadığı yarışmalara çoğu zaman nedense zoraki yazılmış eserlerle katıldık. Bunların içten doğuşla içten gelişle hiçbir ilgisi yok... Müzik formlarına da belli olan bir zorlamayla oturtulduğu anlaşılıyor. Diyelim ki birisi melodiye benzer birşey yakalıyor, şurasına bir darbuka, burasına bir kemençe ekleyip biraz da öz müziğimizden katkılarla ortaya uzun hava desem değil, oyun havası desem o da değil, bir beste çıkarıyor. Ismarlama bir parça... Marş, köçekçe, horon, ne ararsanız var içinde. Yapay birşey.
"Bu nasıl şarkı böyle?" sorusu dilinizin ucunda ama, yine de milliyetçiliğiniz ayaklanıyor. "Bizimkiler gerçekten çok güzel icra ettiler, oyunları da gayet kıvraktı, uyumluydu; baksanıza alkışın tonuna?" deyip avuntulara kapılıyorsunuz. Sonuç? Ya sondan üçüncülük, ya sondan ikincilik.
Oysa bizde yarışmalar dışı pek güzel besteler yapılıyor. Neden bunlar Eurovision''a gönderilmiyor da yarışma öncesi bir ön yarışmaya kalkışılıyor, bunu da anlamış değilim. Amatörleri teşvik ayrı şey, uluslararası bir yarışmaya katılmak ayrı şey... Gerçi geçen yıl iyi bir derece elde edilmişti ama, onda da solist kızımızın parlak sesinin ve kıvrak danslarının payı vardı. Yoksa eserin dünya ülkelerini ve müzik listelerini kasıp kavurduğunu söyleyemeyiz. Bu yılki yarışmayı da geç vakitlere sarkmasına rağmen izlemeye çalıştım. Merak ettiğim Almanya adına yarışan Sürpriz Grubu''ydu. Çünkü bu grubu oluşturan sanatçılar, Türktü. Güzel, cıvıl cıvıl bir parçaydı seslendirdikleri... Pekala birinci de olabilirlerdi; zaten yarışmanın yapıldığı İsrail''de halk bu esere birinci gözüyle bakıyormuş... Sonuçta üçüncü oldular... Özellikle Almanların değil de Türklerin Almanya''ya, bu ülkenin şimdiye kadar pek erişemediği bir derece armağan etmeleri doğrusu alkışa değer.
Gelelim "Dön bana" isimli parçayla Türkiye''yi temsil eden Grup Mistik ve solisti Tuğba Önal''a... Kıyafet dansöz kıyafeti... "Böyle daha fazla ilgi çekeriz." diye mi düşündüler acaba, bilemiyorum. Şarkıyı dinliyorum, kimse alınmasın ama, birşeye benzetemiyorum. Bir çığırma, rahatsız eden yüksek perdeden çıkışlar...
Beni hiç etkilemedi... Koreografiye gelince; vokalistlerin kıyafetleri de oryantale uyuyor ama, sahnede ne hikmetse öylece duruyorlar, müziğin tantanasına bu durgunluk hiç uymuyor... Peki iki gözüm oynamayacaktınız da, niye giydiniz o rakkase giysilerini? İşte böyle. Nitekim onaltıncı oldular.

