Toplumumuzda sık karşılaşılan tavuk zehirlenmelerinin alışılmış tablosuna bu yıl da yenileri eklendi. Tavuğun ardından simit ve fındık toplu zehirlenmelere yol açtı. Sorumsuzca hazırlanan, satılan ve dağıtılan bu gıdalardan en çok öğrenciler zarar gördü.
Bu ülkede sağlıklı kalmak bir şans meselesi mi diye düşünmeden edemiyorum: Her musibette olduğu gibi zehirlenmelerde de sorumsuzluğun parmağı var. İnsanın içine kuşku giriyor; demek ki sokaklarımızı tütsüleyen o güzelim susam kokusundan, açlığımızı bastırmak yahut karnımızı doyurmak için aldığımız simitlerden uzak duracağız?
Geçen gün pazaryerinde canım çektiği halde yanımdan geçen simitçiden simit alamadım. Sırf şu son olay yüzünden... Öyle ya, hangi fırında unların hamurların tarım ilaçlarından nasibini aldığını nerden bileceğiz? Geçen yılki içler acısı olayı hatırlayın. Adam un diye duvarda asılı ilacı hamurun içine katıyor. Zehri duvara asanın burada bir karışıklık olursa gibisinden sıkıntısı yok. Rahat adam. Sonra ekmekler nar gibi kızarıp müşteriye sunuluyor. Ve bir sürü istenmez tablo...
Gelelim bu yılki fındıklara. Onca çocuğa eğlencelik diye dağıtılan fındıklara. Her derde deva diye "Aganigi"lerle reklamı yapılan fındıklara. Ya onlara ne oldu. Zehir nasıl ve ne tür bir yaklaşımla içlerine bulaştı? Yoksa "Adam sen de biraz tarım ilaçlı ama okullara göndeririz, yenir biter" gibi korkunç bir zihniyetten mi kaynaklandı bu dağıtım? Acaba?
Bağı bostanı olan ve ürünlerini pazarda satan bir kadın tanıyorum. Her yıl yetiştirdiği kışlık kuru fasulyeyi ambarında nasıl sakladığını merak ettim. Çünkü fasulye bilirsiniz çabuk böceklenir ve delik deşik olur. "Kolayı var" dedi köylü kadın. "Ambar ilacı koyuyorum. Daha olmadı, basıyorum ambara sheltox''u oluyor bitiyor." Aman ne yapıyorsun? Fasulyeye zehir bulaşır" deyince cevabı bastırdı. "Ne olacak, herkes bayıla bayıla alıyor benim fasulyeyi.."
Eskiden böyle korkularımız pek yoktu; çünkü tarım ilaçları bu kadar yaygın değildi. Sadece bakır tencerelerde pişirilen yiyecekleri, bakır çalmasından korkulurdu. Tahıllar kolayca böceklenmez, ağaçlar ilaç istemezdi. Şimdi zehri içimize aldık; daha çiçek açmadan sanki gıdasını verir gibi ağaçlara ilaç vermeğe başlıyoruz. Bütün bu alerjiler ve daha başka hastalıklar boşuna mı türedi? Artık içimiz dışımız ilaç oldu.
Hadi yapmayın; ya meyve alamayacaksınız ya da ağacınız türlü çeşit haşerenin hücumuyla kurumaya başlayacak. Kurumasa da yaprak dökecek, biçimsiz neşesi sönmüş, küskün bir halde yaşamaya çalışacak.
"Artık hiçbir şeyin tadı kalmadı" diyordu yaşlı bir çiftçi dostumuz. "Ne ağaç yetiştirmenin, ne bir meyveyi tatmanın..." Doğru da... Pazardan aldığınız o iri çileklerin tadından bir şey anlıyor musunuz? Adeta turşu. Ne tadı var, ne kokusu...
Şöyle kendi doğal ikliminde yetişmiş bir meyve yiyebiliyor muyuz artık? İnsan kendi doğasında kendi şartlarında yaşamıyor artık.

