Ataç anlatıyor bir yazısında. "Fransız düşünürlerinden Jules Soury''yi birgün yolda görmüşler. ''Bütün masalları çürüttüm, yıktım. Masalsız kaldım.. Bana masal verin, masal verin bana, masalsız yaşayamıyorum!'' diye bağırıyor. Çıldırdı demişler onun için. Belki de çılgınlıktan o gün kurtulmuştur."
Demek ki insan ruhunun masala da açlığı var. Nurullah Ataç gerçekçi edebiyatı seviyor ve savunuyor. "Severim gerçekçi edebiyatı" diyor. Hep o yolda yazılmış hikayeleri okuduğunu belirtiyor. Ama masalsız, hülyasız da olunamayacağını söylüyor.. "Düşe Çağrı" adlı o yazıda bir taraftan gerçekçiliği, toplumculuğu desteklerken bir taraftan da düşe yer veren sanatı da unutmamak gerektiğini ifade ediyor.
Düş masal.. Fakat bunlar yeterli mi insanı anlamaya anlatmaya? Fazlası doğruları bir yana itmeğe kalkışır. Fazlasından kaçınmak gerek!
Ne tek başına gerçek ne tek başına düş.. En doğrusu böyle bakmak... İnsan da toplum gibi bir kargaşadır. Bir düğüm, onu çözdüm, o kargaşayı yerli yerine koydum demek iddiaların en büyüğü olur.
Bir ara gerçekçilik adına birçok roman hikaye yazıldı çizildi, bunlar bilinmeyen ve sır gibi kalmış gerçekler olduğu için bir bakıma köylerin, şehir varoşlarının kapılarını araladığından okuyucuya cazip gelmişti. Bir moda mıydı? Belki. Toplumumuzu tanıma ihtiyacı.
Ben de epeyce o tür kitaplar okumuşumdur. Fakat o dönemlerde yazılan romanların çoğunun içerisinde umut yoktu, insanın birey olarak sahip oldukları yoktu. Kimileri bozkır gibi yeşerip solacak ömürsüzlükteydiler. Şimdi kaç kişi Anadolu gerçeği diye alıp dört elle sarılarak okuyor bilemiyorum.
Gerçek denince şu soruları görmezlikten gelemezsiniz. Gerçek evet. Ama gerçeğin kaçta kaçını görebiliyoruz? Gerçek sandığımız şeylerin acaba ne kadarı hakikatı yansıtıyor? Gerçek sadece bizim kavradığımız ve yansıttığımız biçimler ve kurgular mı?
Gerçek derken kuru vak''a sıralaması anlaşılmamalı. Eğer öyleyse roman hikaye başka birşeydir. Gerçek denince nedense hep katı, acımasız yanların sergilenmesi anlaşılmıştır bundan. Şimdi şöyle bir soru akla gelebilir: Hayat gerçekten çoğu zaman acımasız değil mi? Ve yine çoğu zaman korkutucu yüzünü göstermiyor mu? İşte gazete sayfaları ve TV ekranları her gün o acımasızlıkların kurbanlarını gündeme getiriyor.
İyi de roman hep bunları mı yazacak ve yazmalı? Gerçek, dış dünyanın bize göre görünüşü ve algılanışıdır. Yalnız biz onu kendi bilgi ve şartlanmalarımızla biçimlendiririz. Gerçek hiçbir zaman yalın haliyle bütün doğrularıyla bize ulaşmaz, ulaşmamalı da.
Evet kendi masalımızla birlikte yoğururuz onu. Çünkü güzellik de gerçektir, insanın düşsüz olamayacağı da.. Yoksa kuru bir gözlemciliğin romanda hikayede ne anlamı var? Belki sadece çevreyi çizmek bakımından bir anlamı olur.
Tarafsızlığa aykırı mıdır? Yok canım. Kendimizi katmadığımız ne var şu yeryüzünde?
Herşey insanın kendi varlığının olduğu yerde kendi duyuşları, kendi bakışları ile gelişir. Gerçeği toplumda aramak yerine, insanda aramak daha doğru bence.

