Kaydet
a- | +A

Telefonda Servet ağlıyor, ben ağlıyorum. Eşimse yanıbaşımda ağlıyor. Ne Servet bir şey söyleyebiliyor, ne ben.. Gözyaşlarının ve hıçkırıkların kelime yerine geçtiği anlar. Ah bir ulaşabilsem o tırmanılmaz yerdeki sözcüklere... Hep o mavi odayı düşünüyorum. Sultanahmet''teki mavi mekânını... Son gördüğümde orada geniş bir yatakta, duru bir aydınlık içinde yatıyordu. Hastaneden o büyük ameliyat sonrası taburcu edilmişti; fakat kollarında sızıları vardı. Ama en büyük sızısı eşinin o hastanedeyken vefat edişiydi. Onu görememişti, cenazesinde bulunamamıştı. Oğlum Ali elini öptüğünde "Ali bir güzel çocuk" dedi. Bu halinde bile insan sevgisi kaynıyordu yüreğinde...

"Güzel bir yazı yazmışsın..." demişti. "Çocuklar saklıyorlar okuyacağım." Meşkûre Hanım içindi yazı. Eşinin acısı içinde kor halinde dururken sözünü bile edemezdik. Kaldı ki o yazı nasıl okunsun? Odanın mavisinden, mavinin bu eve yaraşmasından söz ediyorum." Evet.." diyor Hoca. "Muhterem yaptı bunları.." Muhterem Kabaklı yani Servet''in eşi... Ona "kızım.." diyor... Çocuklarını bir yana koyup İstanbul''a amcasına koşup gelen ve günlerce hastanede onun üzerine titreyen Ayşe''yi de kızı olarak tanımlıyor. Ben Ayşe''yi yetmişlerde Elaziz''de tanımıştım ufacık incecik bir çocukken.

Daha nicesi... Servet''in annesi babası... Esat Kabaklı, öteki yeğenler, koruması İsmail Bey... Herkes bu değerli hastayı ihtimamla çevreliyordu. Ama o gün mavi odada güzelim yastıkların üzerinden bize çevrili gözlerinde sönmekte olan birşeyleri de görmek mümkündü. Oysa yaşama isteği onda öylesine güçlüydü ki rahatsızlıklarına bakmaz, seyahatlere çıkardı. Tek tek ocaklar yandırmak, gönüller tutuşturmak için.. Yesevice... Çağrıları kutsal bilirdi çünkü. Görevince.

Ne olurdu Hocamızı şu son beş yıl içerisinde televizyonlarda ondaki o pırıl pırıl bilgi, bakış, yorum zenginliğini genç kuşaklara aktarırken görebilseydik... Ama hayır hayır! O konulara girmeyeceğim; bu yazıda sitem etmeyeceğim, öfke yağdırmayacağım... Bu aziz insanın her gün biraz daha yaklaştığı geri dönülmez sönüşün ötesinde nasıl bir kavuşmaya doğru yürüdüğünü bilerek bir şey demiyeceğim. Kavuşma evet... Eşini henüz bir buçuk ay kadar önce kendisi hastanede iken kaybeden Hocanın ameliyatı ne denli başarılı olursa olsun bu kaybın acısını kaldırıp kaldıramayacağı endişesini hepimiz taşıyorduk. Hoca, eşi toprağa verildiğinde orada yoktu, bulunamamıştı. Böylesine garip bir ayrılık olmuştu onlarınkisi. Beraberlikleri halk hikayesi gibi, Mesnevi gibi bitmişti. Bu çağ romanının son sayfalarında keşke biraz umut olaydı...

Ama hep böyledir. Kendi süslediğimiz bir masala inandırırız kendimizi. Herşey düzelecek, dağılan birşeyler yerli yerine oturacak diye... Ben yaşlanan yakınlarımı eski hallerine döndüremesek de nasıl mutlu edebiliriz diye çabaladığımı bilirim.. Oysa almış başını gidiyordur dönülmezlikler. Ayrılık demi çoktan başlamıştır. Ama kabullenemeyiz bir türlü, hep umut ararız ve buluruz da... Servet Kabaklı''nın o ihtimamını, Hoca için tasavvurlarını, umutlanışını anlayabiliyorum.

Hep düşünmüşümdür; insanlar mutluyken ölmeliler diye. Birşeyleri yarım bırakmadan, birilerine hasret kalmadan. Ama biliyorum ki asıl mutluluk, gerçek kavuşma, gerçek huzur öteki âlemde...

Edebiyat bu "irtihal"le sona ermedi gerçi fakat şu da bilinsin ki Şeyhül Muharririn bu ülke, bu dünya için bereket, hikmet ve güzellik anlamındaki bir büyük kapıyı çekip kapatarak gitti. Aziz Hocamız, Allah''ın rahmetiyle yıkansın ve nur içinde yatsın...