Kaydet
a- | +A

Bazen bir nesneye takılmış öyle hoş bir isimle karşılaşırım ki, o nesnenin isim anasını veya babasını merak ederim. Bu isim herhalde kendiliğinden doğmamıştır, mutlaka yakıştırıcısı vardır, diye düşünürüm. Ama bilerek, ama bilmeden, belki üç beş kişi arasında söz konusu olmuş; o nesnenin özellikleri üzerinde nükteler, benzetmeler yapılmış, nihayet o şeyin adı konuluvermiştir...

Ama ben yine de merak ederim. Acaba kimdi, bulduğu yakıştırdığı isim nasıl tuttu, nasıl yayıldı, nasıl dilimize mal oldu? diye. İsim bulmak öyle herkesin üstesinden geleceği bir iş değil. Ayrı bir sanat, bulma ve yakıştırma yeteneği istiyor herhalde.

Ben bu isimlerin büyük şehirlerden değil, küçük kasabalardan köylerden, mahallelerden doğduğunu düşünüyorum. Kafası yığma bilgilerle dolmamış, doğaya daha yakın, daha sağlıklı düşünebilen insanlardan... Hatta kapı önlerinde uzun yaz günlerinde tığ işleyerek sohbet eden yahut bağa bahçeye giden kadınların buluşları olabilir bunlar... Çiçeğe böceğe, araç gerece kolayından hemen bir isim buluveriyorlar.

Geçenlerde bir komşum bizim evde yukarılardan odanın ortasına sarkan, hemen hemen iki metrelik kolları olan bitkiyi görünce "Buna değme gitsin derler" dedi... Küçücük çiçekler de açan bu coşkun ve pervasız bitkinin doğrusu ben adını bilmiyordum. Onu evlerde, lokantalarda görürdüm de adını bilmezdim. Bizden bir çiçekti, çok alışılmış bildik bir şey. Fakat ona hangi güzel duyuş ve bakış bu adı koydu dersiniz? Hemen özgürce uzadığına bakarak "değme gitsin" demişler. Evet, eğer dokunmazsanız, metrelerce yol alıyor mübarek. Sonra da keyfine değme gitsin...

Her yaz bahçeleri şenlendiren bir çiçeğimiz var, eskiler "aynısafa" diyorlarmış; ben ona şafak çiçeği adını koymuştum. Çünkü kırmızının pembenin her tonunda açıyor. Katmerli alımlı, sonbahar sonlarına kadar açan bir çiçek... Trakyalı ve bahçesine pek düşkün bir hanım tanıyorum. Duvarlarının diplerini bunlarla donatır. O da bu çiçeğin adını "kral kızları" olarak biliyormuş... Niye padişah değil de kral kızları acaba? Pek mi mağrur bunlar, pek mi alımlı, pek mi dik başlı? Galiba. Dikkat edilirse kat kat, kendi içinden çıkan volanlı etekleri ve ortadaki küçük taçlarıyla birer prensesi andırıyorlar.

İşin hoş tarafı bir başka hanım da bizim şafak çiçeğine namı diğer kral kızlarına "kirli kızlar" demez mi? Eh buna şaşmayalım. Kral kelimesiyle kirli birbirine karışmış gibi görünüyor. İyi de niye kirli kızlar? Onu da bulmakta pek zorlanmadım. Çünkü çiçeğin sürekli olarak yeni taç yaprakları çıktıkça eskilerin yani altta kalanların rengi atıyor. Bu da uzun eteklerin yeri süpürmesi ve kirlenmesi demek oluyor... İşte hayal gücünün sınırsızlığı...

Anadolu''da yemeklerin de her birinin böyle hoş esprili adlar taşıdıklarını görürsünüz. "Sütlü Nuriye" tatlısı, "analı kızlı" çorba ilk aklıma gelenler.. Bütün bunlar Türk dilinin mahalli katkılarla ne denli zenginleştiğini gösteriyor. İngilizler bir kısım meyve ve çiçeği yalnızca mavi ve kırmızı sıfatıyla farklandırıyorlar. Oysa Türk dili yalnızca bir meyveyi döngel, beşbıyık, muşmula gibi birden fazla isimlerle yaşatıyor. Türk dilinin kıvraklığında işte bu benzetme yakıştırma sanatının, halk muhayyilesinin payı büyük...