Eskiler açıya, zaviye derlerdi. İnsanın bakış ölçüsü söz konusu olduğunda kullanılır bu sözcükler. Tabii açıyı oluşturan tecrübe ve bilgi dağarcığıdır. O dağarcıkta ne varsa kişi ona göre konuşur, ona göre değerlendirir.
İnsan için kendi inandıkları, kendi ölçüleri, kendi bildikleri esastır. Bir olaya birkaç noktadan bakmayı çok az insan dener. Öyle olsa belki kavgalar da son bulurdu. Kendi bildiklerimiz bizim için hep yeterli görülür. En çok da bu eksikliği ve yanılgıyı insanları değerlendirdiğimiz zaman yaparız. Sonra da o insanı daha yakından tanıdığımızda "Hiç de öyle değilmiş.." deyip yanıldığımızı itiraf ederiz.
Şüphe ve zanlarımız bize sık sık müdahale eder; hele bir insandan beklediğimiz ilgiyi görmezsek muhayyelemiz çalışır da çalışır... Öyle ki az çok tanımağa çalıştığımız kişi bambaşka kimliğe bürünür. Bizim zanlarımız, vehmlerimiz, yakıştırmalarımızla "sanal" bir kimliğe bürünür. Onu ya gözümüzde olduğundan fazla yüceltiriz ya da yerden yere vururuz.
Cumhurbaşkanı seçimi için ortaya çıkan adayları herkesin kendi zaviyesinden ve bağlı olduğu parti ya da düşünce çerçevesinden değerlendirmesi de böyledir. Bu listede daha başka isimlerin olması gerektiğini düşünenler olmuştur elbette. Kendi isteğiyle aday olanlar en fazla kendilerini bu makama lâyık görüyorlar. Zaten konuşmalarından da bu anlaşılıyor. "Deneyimli olduğumdan.." ya da "Ülke yönetiminde başarılı olabileceğime inandığımdan" biçiminde sözlerine de tanık oluyoruz. Hiç kimse "Bu işe talibim ama kusurlarım hatalarım olabilir, ne var ki iyi niyetliyim ve halkımı seviyorum" demedi.
Yalnız bir tanesi halkın sevgilisi olmaktan söz etti. "Halkın sevgilisi yok!" dedi. Evet bu noktayı iyi yakalamış aday. Halk kendisini yöneteni sevmek istiyor, onda ulaşmak istediklerini görmek istiyor.
Bugünlerde pek hoşuma giden bir hikayeyi size de anlatmak istiyorum. Hazreti Mevlânâ''nın Mesnevi''sinde geçiyor. Bakkal dükkânını bekleyen hünerli dilbaz bir papağan varmış. Birgün dükkâna sıçan kovalayan bir kedi girmiş. Papağan korkusundan oraya buraya uçmağa başlamış. Bu arada gülyağı tasını devirmiş. Gülyağları ortalığa yayılmış bütün. Derken bakkal gelmiş, bakmış ki yağ tası devrilmiş. Papağanına pek kızmış. Kuşcağızı dövmüş. Dayak yiyen papağan küsüp sinmiş, söyler dili söylemez olmuş, bir de üstüne üstlük başındaki tüyler dökülüvermiş. Bakkal papağanın bu hale gelmesinden üzüntü ve pişmanlık duymuş. Papağan dile gelsin diye diller dökmüş, fakirlere sadaka dağıtmış. Velhasıl pişmanlıktan ne yapacağını bilememiş. Papağan öyle "lâl ü ebkem" dükkânın bir köşesinde dururmuş. Üçüncü gün oradan bir adam geçiyormuş. Adamın başında tek tel yokmuş ve kafası ayna gibi parlamaktaymış. Papağan birden dile gelmiş ve seslenmiş adama. "Sen de mi yağ tasını devirdin?"
Hz. Mevlânâ diyor ki:
Her sihirbaz aldı bir değnek ele
Yaptılar birgün savaş Musa ile
Her asâ benzer mi Musa''nınkine
Bir çomak zannetti ahmaklar yine
İnsanları tanımak ve değerlendirmek konusunda kimileri de gariban papağanın zaviyesinden bakmıyor mu?

