Kaydet
a- | +A

Pavarotti Paris''te koskoca bir meydanda bir insan denizine konser veriyor, yanında dünyaca ünlü iki tenor daha... Paris Paris olalı böylesine muhteşem bir meydan konseri gördü mü bilmiyorum. TRT''nin ikinci kanalından yayınlanan konseri, beğeniyle, heyecanla izledim. Sanatçılar klasik fakat halkın da iyi tanıdığı parçaları seslendiriyor, birbirleriyle yarışıyorlardı adeta. Üçünün ayrı bir üslûbu, tekniği, yorumu var.. "Bu ondan daha üstün!" diyemiyorsunuz.

Fakat burada bu muhteşem, Allah vergisi seslerden de öte beni etkileyen şey, Paris''in orta yerinde Eyfel''in dibindeki binlerce insanın gerçek sanatı alkışlamalarıydı. Bunun için koşmuşlardı buraya ve burda bütünleşmişlerdi. Alkışlıyor, alkışlıyor, sanatçıları bir daha çağırıyorlar. Tanınmış tanınmamış, her kesimden insan orada...

Moskova''da tanık olmuştum; gece vakti şehrin ıssız caddeleri belirli bir saatten sonra tiyatroların, sinemaların, konser salonlarının boşalmasıyla bir anda sanat aşığı insanların dağılışlarına sahne oluyor. Bu hep böyle, iş hayatı, geçim derdi şu bu, ne olursa olsun insanlar, sanata özlemlerini, tutkularını yitirmiyorlar. Çarlık devrinden beri süregelen bu geleneği bırakmamışlar.

Bizim toplumumuza ise televizyon yetiyor. Bunda da aranan kaliteli bir eseri seyirciye sunmak değil. Televizyon çokçası, az düşünmeye, yani seyre dayalı, taklitçilik, showmenlikle izleyiciye hoşça vakit geçirtmeyi esas alıyor. Diyelim ki Çehov''un "Martı"sını ya da bir klasik konseri ancak 2. kanalda izleyebiliyorsunuz.

Bir sahne karşısında seyirci olmak, televizyonda sinema, tiyatro izlemekten farklı elbette. Ama asıl önemlisi bir kalabalığı yaşamak, çeşitli heyecan ve coşkuların, eleştirilerin bir araya gelmesi, toplu halde yaşayışımızın sorumluluğunu duymak, selam vermek, hatır sormak, birilerine rastlamak, sonra sesleri canlı canlı duymak, insanları etli kanlı karşımızda bulmak da...

Bizde eskiden orta oyunu vardı, Shakespeare de bir çeşit orta oyuncusu idi... Ben ona hep özenmişimdir. Bir eserin hem yazarı olmak, hem o oyunda oynamak gibi bir düşünceyi hep taşımışımdır. Aslında vermek istediklerimizi ya da kitaplarımızı bir çeşit canlandırma sanatıyla şöyle bir meydanda, bir park kıyısında halka sunmak hoş olmaz mıydı? Anlatmak istediklerimizi televizyonla her zaman anlatamadığımıza göre...

Bizi dinlemek isteyenler oraya gelir, en azından merak ettikleri yazarı görür, onu eserdeki kahramanlardan biri olarak daha iyi tanıyabilirlerdi. Yazarla okuyucunun sadece kitap satırları, imza günleri ya da basmakalıp konferanslarla değil, hayata daha yakın biçimde bir mekana taşınması nasıl olurdu acaba? Yani yazarın tıpkı tiyatro oyuncusu gibi eserini bölüm bölüm yaşaması, yaşatması...

Söze, meydan konserleriyle girişmiştim. Bizim meydanlarımız çoğu zaman mitinglere sahne oldu, ya da milli bayramlarımızla hatırlıyoruz oraları. Ama meydanlar sanat için, sanatçılar için de kullanılıp düzenlenebilir...

Gerçek sanatı halka başka türlü nasıl götürebiliriz?