Kaydet
a- | +A

Her ağızdan çıkan sözün seçilerek, düşünülerek sarfedilmediği malum. Kırılmalar, alınmalar, tartışmalar da o yüzden. Çoğu zaman da birbirimizle nasıl konuşacağımızı bilmiyoruz. Samimiyetin, resmiyetin ölçüsü nedir, belirli kesimlerle nasıl konuşulur, hepsinin bazı kuralları vardır.

"Kuralları ben kendim koyarım, her kesimle istediğim biçimde konuşurum" derseniz o zaman bazı tatsızlıklara, istenmezliklere de katlanmanız gerek. İnsan ilişkilerinin başıboşluğa, başıbozukluğa hiç tahammülü yoktur. Bazı kez konuşmak istediğiniz insana kolayca ulaşamazsınız. Karşınıza mekanikleşmiş, kuşkucu ve herkesi aynı konumda gören bir takım görevliler çıkar. "Niye arıyorsunuz, konu nedir?" diye sorarlar. Görevleri bunu gerektirir belki ama yine de tarzları bana tuhaf gelir.

Görüşmek istediğiniz konu öyle basit üç beş çizgiyle anlatılamayacak bir şey olabilir. Üstelik siz bu konuyu o memurla paylaşmak da istemiyor olabilirsiniz. Ama görevli ille deşecek, öğrenecek eğer uygun görürse isteğiniz ciddiye alınacaktır. Uygun görmezse duvarlar, çitler örecektir araya, düşünün görüşme isteğiniz birkaç memurun hükmüne, değerlendirmesine bağlıdır yazık ki. Bu durumu "Ne yapalım; bu onların görevi. Görevlerini yapmak mecburiyetindeler" demekle geçiştirmek mümkün mü?

Böyle hallerde ben o görevlinin bu kadar gergin, bu kadar işgüzar olmasından rahatsızlık duyarım. Bir görev yerine getirmek ne kadar önemliyse başkalarını silik, çizgi insanlar olarak görmemek de o kadar önemlidir. Aslında anlayış göstermem de mümkün. Fakat başta söylediğim usulünce konuşma meselesi. "Ah şu bürokasi!" diyeceksiniz. Gerçekten insanlar arasına öyle kalın dikenli teller germek niye ? Kuşku doluyuz birbirimize karşı. Görevli sanki aranan kişinin diğer insanlarla bağlantısını sağlamak yerine, bağlantısını koparmak gibi bir işin yükümlüsüdür. Sorar artık. "Kimsiniz necisiniz? Karşı tarafın onu arayacağınızdan haberi var mı? Nerden ediyorsunuz? Maksadınız, niyetiniz nedir? Bütün bu sorulardan sizi sıradan bir kalabalığın parçası addetme havasını bulup çıkarmanız zor olmaz. İşte o zaman sersemlemiş gibi olursunuz: Hani korku tünelinde nerden geldiği belli olmayan bir yumruk yer ya insan.. Ama bu kural da gerekli. Mesafeler de şart. Bir de araya bu tür yardımcılar koymayanların başlarına gelenlerden söz etmek isterim. Konuşmanın yol yordamın bilinmemesinden doğan sıkıntılardan... Birisi bana kitabını yollamış. Ardından telefon açıyor; yollanan bütün kitaplardan söz etme mecburiyetim varmış veya bu köşe kitap köşesiymiş gibi bana bir görev yükleyerek, "Aziz üstademiz, nasılsınız hoş musunuz? Size bir kitap yolladıydım, aldınız mı, almadınız mı?" diye soruyor. Ben almadığımı söyleyince yerden göğe şaşıyor: "Allah Allah nasıl olur? Neyse. Gazeteye ineceniz mi? İnerseniz bi bakıverin bakalım kitabım gelmiş mi? Eğer gelmişse, bana bi telefon ediverin. (Buyrun bakalım! Beni memuresiyle karıştırdı.) İşte cep telefonum; Arayın olmaz mı?" Beyefendiyi cep telefonundan arayacak, kitabın elime geçip geçmediğini bildireceğim. Oh ne beleş iş! Bu da bir tarz, bir yol. Herkes birşeyleri, birilerini çiğneyip öteye varmak istiyor. Uyamadığım kabullenemediğim de bu.