Ünlü "Şeker Portakalı"nı çokları bilir.. Vasconcelos''un bu değerli kitabı küçük Zeze''nin bir ağaçla olan duygu bağını ya da dostluğunu anlatır. Bence büyük küçük herkes okumalıdır eseri. Zeze daha çok, üzüntülü olduğu anlarda bu ağaca sığınır, onunla konuşur. Ağaç da onu dinler hatta dallarıyla sarıp sarmalar Zeze''yi, teselli eder.
Hatırlayın, hepimizin gönlümüzle bağlandığımız, dallarında sallandığımız, çevresinde oyunlar oynadığımız böyle sembol ağaçlarımız vardır. Mesela benim çocukluk günlerimde bir çınar ağacı dallarıyla hayatımızı kuşatmıştı. Evimizin bulunduğu merdivenli yokuşta bize bitişik evin önündeydi çınar. Her nedense ona "Neşet Beyin ağacı" derlerdi. Neşet Bey güngörmüş, ailesi köklü, varlıklı bir komşumuzdu. Ağaca gelince o Neşet Beyden hayli yaşlıydı. Ben diyeyim altmış, siz deyin seksen senelik. Öyleyse onu Neşet Bey yetiştirmiş olamazdı...
Ama bu rivayet her nedense tutmuş, ağaç etrafında bir saygı duvarı meydana getirmişti. Onun için gövdesini zedelemekten, dallarını kırmaktan geri dururduk hepimiz. İşte bu serin çınar ağacı biz aşağı mahalleden yukarı mahalleye taşınıncaya kadar her zaman hayatımızın içinde olmuştu. Bizi dinledi, bize ağladı, oyunlarımıza, tekerleme ve şarkılarımıza, bilmece ve masallarımıza katıldı. Bizimle güldü, bizimle soluklandı, bizimle yeşerdi. Biz onun gövdesine yüzümüzü dayar, saklambaç oynardık. Aşağı yolda kurulan cumartesi pazarının alışverişçileri yokuşu ağır fileleriyle çıkarken bu ağacın dibinde mola verir, ona yaslanıp dinlenirlerdi. Şehir değişime uğrarken kesilip kökü kurutulmuş olan çınarımız yıllar geçtiği halde hâlâ canlı benim için. Bunları, bana Zeynep''in gözyaşları hatırlattı. Sabah Gazetesinin İstanbul eki''nde okudum ve Zeynep''in yüreğinin sesini yakınımda hissettim.
İlköğretim yedinci sınıf öğrencisi olan Zeynep Uzan, Gaziosmanpaşa''da Havuzbaşı İlköğretim Okulu''nun yanında bulunan parkın dozerle birer birer sökülmekte olan ağaçları için ağlıyor, parka bir öğretmen evi yapılacakmış zira. Evet, her yerde adeta yasalaşmış olan bu ağaç kesip inşaat yapma cinneti demek orada da yaşanıyor... Öğretmen evi için daha başka, daha uygun bir alan seçilemez miydi Allah aşkınıza? Zeynep, sesini kimseye ulaştıramadığından Vali Erol Çakır''a bir mektup yazmış ve demiş ki: "Büyüklerimize soruyorum: Bizlere fidan dikin diyen sizler değil misiniz? Sonra da en büyük, en değerli varlığımız olan ağaçları yok ediyorsunuz."
Onlar her alanda kıyasıya vurdumduymazlığın yaşandığı bir dönemin çocukları. Biz bahçelere, kırlara doyduk ama onlar kıyılmış bahçelerin üstüne kurulmuş çarpık şehirciklerde ağaca, bahçeye, parka hasret yaşıyorlar. Ne uçurtmalarını uçurabiliyor, ne ağaçların serinliğini duyabiliyorlar...
Onlara armağan edilen yalnızca şehrin dumanı, kirli denizi ve beton yığınları... Artık bu kıyım yeter! Bakın o ağaçlar Zeynep''in yaşından da büyüktürler... Bir ağaç yirmi yıla kolay mı erişiyor? Bir taraftan şehri ağaçlandırmaya çalışırken, bir taraftan yetişmiş ağaçları yere devirmek hangi çağdaşlıkla, hangi mantıkla ve insanlıkla bağdaşabilir? Kimse alınmasın ama, ne zaman ki ağaçları özenle koruruz, o zaman uygarlığa adım atmış sayabiliriz kendimizi...

