Kaydet
a- | +A

Televizyonsuz yıllarda cinayet, kaza, deprem gibi acıları yansıtan "destanlar" vardı.

İsimsiz Anadolu ozanları, büyük hüzünleri dizelere döker, ucuz maliyetli saman kağıtlara basılan yirmi otuz kıtalık şiirler elden ele dolaşırdı. Kırmızı mürekkeple basılırdı; kan koksun diye belki... Özenle katlanıp cüzdanlarda saklandığı ve sık sık eşe dosta okutulup tekrar cebe konduğu için, kat yerleri ha yırtıldı ha yırtılacak gibi dururdu "destanların." Henüz gençti,

yirmi altı yaşında İki mermi

iki ayrı kaşında Bacısı ağladı

ağabey diye Hasan''ı vurdular

köprü başında... *** Bir sürü televizyon kanalı olunca, Türkiye''nin kalbini sızlatan 17 Ağustos 1999 depreminden sayısız hikâyeler çıktı. Değme kalemlerin yazamayacağı inanılmaz dramlar... Ama, arada atlananlar da oldu tabii. Bunun gibi: *** Genç kız cep telefonunu elinde sıkı sıkı tuttuğu halde aramaktan korkuyordu. Ya kötü haber alırsa? "Canından çok sevdiği", depremin en çok sarstığı yerdeydi. Ailesiyle birlikte deprem gecesini sokakta geçirirken, sanki sevgilisini kaybetmiş gibi, ortak hâtıralar gelip geçiyordu gözünün önünden... "- Seni ölünceye kadar seveceğim" demişti o...

"- Yaşadıkça..." diye düzeltmişti genç kız... "Aynı anlama gelir ama cümlenin içinde ölüm yok." Öğle saatlerinde büyük merakına yenik düştü ve telefonunu açık hale getirdi. "Mesaj" uyarı zili çalınca hemen mesaj kutusuna girdi. Gelen mesajı okudu: "ARADIM ULAŞAMADIM. SENİ ÖLÜNCEYE KADAR SEVECEĞİM DEMİŞTİM. BÜTÜN BİNA ÜSTÜMDE. SÖZÜMÜ TUTUYORUM." Yere yığıldı genç kız...

ÖNE ÇIKANLAR