Şanlıurfa’dan hemen bir gün sonra Kahramanmaraş’ta yaşanan okul katliamı, bu saldırganları kirli bir elin mi yönlendirdiği şüphesini doğurdu haklı olarak.
Özellikle İsrail istihbaratı sosyal medya yahut sanal oyunlar üzerinden bu gençleri kullanmış olabilir miydi?
İlk tespitlerde öyle bir ize ulaşılamadı…
Ancak, şurası muhakkak ki, doğrudan yönlendirmese bile, gençlerimizin içine düştüğü bu durumda onların parmağı var!
***
Gazze soykırımı ile birlikte birçok duyarlı aile, İsrail ürünlerini boykot ediyor.
Acı olan şu; aileler market raflarından İsrail ürünü almazken, evlerinin içinde evlatları siyonistlerin avucunda, farkında değil.
Çocukların elinden düşürmediği telefonlarda, önlerindeki bilgisayarlarda yüklü çoğu oyun, Gazze’de, Epstein vahşetinde gerçek yüzlerini açık eden siyonist çetenin ürünü.
Gazze'de zevk için bebekleri katletmeye varana kadar her ne yaptılarsa aynısını bilgisayarda çocuklara oyunla yaptırıyorlar…
Ve böylece ne oluyor?
Gazze’de yaptıkları, bu hadiselere oyunlardan aşina olan gençlere normal geliyor!
Bir nevi beyin yıkama yani.
***
Başka ne yapıyorlar?
Türk dizilerindeki sahneler dememi beklemeyin, çünkü gençlerin çoğu televizyonda yok…
Onlar telefonda, tablette, bilgisayarda.
Bu yüzden, özellikle gençlerin rağbet gösterdiği dijital platformlarda yayınladıkları film ve dizilerle beyin yıkıyorlar… Deyim böyle, aslında beyin kirletiyorlar.
Misal 2021’de yayına soktukları Squid Game.
Kaç yetişkin izlemiştir bunu?
Tahminim çok az…
Peki, çocuğunuza sorun bakalım, izlemiş mi?
Eminim “Şöyle süper bir dizi” diye yayılan algı operasyonu neticesinde en azından arkadaşlarından hikâyesini dinlemiştir, zaten pek çoğu da ya merakını gidermek, yahut arkadaşlarına “İzlemedim” deme utancından(!) kurtulmak için seyretmek zorunda kalmıştır.
Ne anlatılıyordu bu dizide biliyor musunuz;
Büyük bir borç batağında olan yüzlerce kişi, çocuk oyunlarından oluşan tehlikeli bir yarışmaya katılıyor.
Kaybedenler anında öldürülüyor.
Kazanan ise büyük para ödülünün sahibi oluyor.
***
Bu senaryo size neyi çağrıştırdı?
Epstein adasını, değil mi?
Bugün ABD Başkanı Trump’ın bile başını belaya sokan, hatta İran’a savaş açmasının sebepleri arasında gösterilen; kraliyet aileleri, dünyaca tanınan iş, bilim, kültür, sanat, siyaset, medya ve şov dünyasından sayısız ismin karıştığı iğrenç bir Siyonist barbarlık oyunundan bahsediyoruz.
Ve bu, maalesef onlarca yıla yayılan bir hakikat.
Dünyanın hayranlık duyduğu nice isimler bu adaya gitmiş, tıpkı o filmdeki gibi küçücük çocukları zevk için öldürmüş, tecavüz etmiş.
Nice zengin sapıkların, adadaki ormana salınan çocukları avladıkları, öldürüp yedikleri gibi akılalmaz hadiseler anlatılıyor dosyada.
İşte, kaçırdıkları veya ağlarına düşürdükleri çocukları adaya götürüp bunları ‘seçkin’ sapıklarına servis eden, bunları da kayıt altına alarak, tuzağa düşen o aşağılık ‘seçkinleri’ istedikleri gibi kendi iğrenç emelleri için kullanan siyonist çete, dünyadaki teknolojinin de sahibi.
İşte; Filistin’i Epstein adasına çeviren, Gazze’ye Squid Game senaryosunun bin beterini yaşatan katil soykırımcı İsrail Başbakanı Netanyahu, kendisine yöneltilen tepkilere bu gücün verdiği küstahlıkla “Elinizdeki telefon bile İsrail” diyordu.
Sadece cihaz değil kastettiği; telefonda yüklü içeriğin de çoğu onların.
En başta da sosyal medya ve oyunlar.
Yani…
Epstein adasında, Gazze’de, Lübnan’da, İran’da çocukları zevk için katledenler, sizin çocuklarınıza da ellerindeki teknoloji gücüyle ulaşıyorlar. Hem de kendi evinizde.
Siz öteki odada çocuğunuzun ne yaptığını bilmezken, onlar doğrudan ulaşıyorlar, yönlendiriyorlar, kodluyorlar.
Şimdilik ne kadarında başarıyorlar bilemeyiz ama, en azından çabalıyorlar.
Birini bile ele geçirseler, az şey değil…
İşte Kahramanmaraş katili.
Babası birinci sınıf emniyet müdürü… Annesi öğretmen!
Ne eğitimci anne oğlunu eğitebildi ne de emniyet müdürü baba oğlunun oluşturduğu güvenlik riskini önleyebildi.
Şeytana tapan siyonistlerin tuzağına düşen 14 yaşındaki bir Türk çocuğu, tıpkı onu eğiten vahşiler gibi, maalesef pırıl pırıl 9 çocuğumuzu, hayatını çocukları eğitmeye adayan bir öğretmenimizi gözünü kırpmadan katletti.
***
Bir gün arayla meydana gelen, hepimizi kahreden, aklımızı havsalamızı zorlayan bu elim hadiseler sürpriz mi?
Elbette değil.
Biz bile yıllardır kaç defa gençler üzerindeki bu tehlikeye, ülkemiz için oluşturduğu tehdide dikkat çektik; devletimiz bilmez mi?
Cumhurbaşkanımız, bizim yazdıklarımızın çok ötesinde değerlendirmeler yaparak duruma dikkat çekti, gençlerimizi millî ve manevi değerlerimize uygun yetiştirmek için verilen mücadeleye işaret etti.
Nitekim Millî Eğitim Bakanımız Yusuf Tekin de çok önemli ve kararlı adımlar attı.
Adabımuaşeret dersinin müfredata girmesi önemliydi mesela…
Gençlerimize millî ve manevi değerlerimizin aşılanması yönünde -muhalefetin bütün engelleme çabalarına rağmen- çok faydalı çalışmalara imza attı.
Zaten bu yüzden, siyonist şebekenin Türkiye şubesi olarak çalışanların en nefret ettiği isim oldu.
Herkes vazifesini yapıyor!
Biz, hükûmetimizin bu yöndeki hayırlı çalışmalarını hep destekledik, desteklemeye de devam edeceğiz.
Ayırt etmeden bu ülkenin bütün evlatlarını şeytana tapanların şerrinden korumak için mücadele ettik, etmeyi de sürdüreceğiz.
**********
Bir itiraz, bir teşekkür
Önce teşekkürümü paylaşayım…
Geçen hafta tarım ve trafik konusundaki düşüncelerimi ele almıştım.
Otoyollardaki en büyük problemlerden biri olan ‘sol şerit ihlali’ konusunda gelen denetim görüntüleri, bu meseleye el atıldığını gösterdi.
3-4 şeritli otoyollarda en sol şeritten giden ağır vasıtalara havadan yapılan tespitle ceza uygulanmış.
Umarım özellikle kamyon ve otobüsler, hatta tırlar, boş ise en sağdaki şeritten gitmelerini, sadece sollama yapacakları zaman ortadaki şeritlere geçmeleri gerektiğini, bir otobanda en sol şeridi kullanmamaları gerektiğini öğrenirler.
Tabii tek problem onlar değil…
130-140 km hız sınırı olan otobanda, sağ şeritler boş iken 80’le en sol şeritte sabit kalarak giden otomobil sürücülerini de hizaya sokabilirsek, eminim hem kazaları, hem de cezaları önemli ölçüde azaltırız.
Zira herkes kendi hızına uygun şeritte ilerlediğinde, yani sol şerit boş kaldığında, yasal hızda seyretmek için bile makas atmak zorunda kalanların sayısı azalacak, bu da en çok yaşadığımız kaza sebeplerinden birini ortadan kaldıracaktır.
Yollar normal seyrindeyken kural ihlali yapanlara ise artık ne yazılsa azdır.
***
Öteki konuya, yani tarım arazilerinde yapılaşmaya yönelik tartışmaya gelince…
Cumhurbaşkanımızın tekrar gözden geçirilmesini istediği, ‘hobi bahçeleri’ olarak gündeme oturan, ancak bütün tarım arazilerindeki yapıları ilgilendiren düzenlemede şu görüş öne çıkmış;
Ufak, sadece başını sokacak ya da zor zamanlarda sığınacak kadar bir yer yapılmışsa göz yumulacak, şayet havuzlu villa gibi bir yer yapılmışsa yıkılacakmış.
Tam da böyle bir dönemde şöyle bir projenin varlığından haberdar olduk;
YÖK ve 10 üniversitenin iş birliğiyle 40 bin teknolojik çiftlik kurulacak, burada eğitilecek gençlere bekârsa iki, evli ise üç asgari ücret maaş ödenecek, başarılı olan gençler 5-10 yıl sonra bu çiftliklerin sahibi olabilecekmiş.
Proje çok güzel ve belli ki gençleri tarıma yönlendirmeyi amaçlıyor.
Lakin asıl meselemiz, gençleri köylere geri çekmek, atalarının topraklarını ekip-biçmeleri değil midir?
Bunun için ne lazım?
Öncelikle şehir hayatına mukabil eksikliklerin minimuma indirilmesi, hatta bazı yönlerden avantaj sağlaması.
Elbette köye şehir hastanesi yapılacak değil, ama en azından acil durumlar için iyi bir sağlık hizmeti alabilmesi…
Çocukların eğitim için uzaklara gitmek zorunda kalmaması…
En önemlisi de hanelerin -şehirdeki kadar- kaliteli bir hayat yaşaması.
***
Köyde doğalgaz olmayabilir, lakin eskisi gibi sobaya mahkûm değiliz.
Yeni teknoloji elektrikli ısıtma sistemleriyle hem ucuz, hem de zahmetsiz ısıtma sistemleri mevcut.
Üstelik güneş enerjisi teşvik edilirse, giderleri de yok denecek kadar azaltılabilir.
Bunun üzerine bir de Avrupa’daki, Amerika’daki, Kanada’daki gibi kaliteli evlerde yaşama fırsatı sunulursa köylerdeki gençlerle evlenmekten kaçınan genç kızlar, büyük şehirlerde apartman bodrumlarında yaşamayı mı tercih eder, yoksa köylerindeki bu lüks evlerde yaşamayı mı?
Evlenecek gençler çocuklarını şehrin kaosunda mı yetiştirmek ister, yoksa ata yurtlarında mı?
Bizimkisi bir hayal, bir öneri tabii ki…
Karar mekanizmasında söz sahibi olanlar, “Yok, küçük barakalarda yaşayacaklarsa yaşasınlar. O barakalara sığacak kadar çocuk yapsınlar. Villa yapmaya kalkarlarsa yıkarım” diyorsa, ona da ne diyeyim şimdi?

