1915 senesi Kasım ayının soğuk bir akşam vakti... Afyon ile Uşak arasındaki Işıklar İstasyonunda duran trenden üç asker indi... Bunlardan biri, geçen kış Kafkas cephesinde savaşmış bir süvari onbaşısı, biri Çanakkale''de omzundan yaralanmış bir topçu çavuşu, diğeri de Mısır cephesinde döğüşmüş bir piyade neferi idi... İki yıl evvel aynı köyden çıkıp da her biri memleketin birer ucunda harp etmiş üç hemşehri gazi, aynı günlerde yaralanıp, garip bir tesadüf eseri İstanbul''da askerî hastanede, hatta aynı koğuşta buluşmuşlardı...
Memleket yollarında... Bu üç hemşehri, bir aydan fazla süren tedavilerinden sonra 60 gün tebdili hava verilmiş ve memleketlerine doğru yola çıkmışlardı. Bunlardan Ahmet ile Osman Çavuş birbirlerine akraba idi. Emin Onbaşı da onlara komşuydu...
Trenden indikten sonra yola koyuldular ve iki saatik bir yürüyüşten sonra köylerine geldiler. Osman çavuş etrafına bakındıktan sonra: -İki yıl oldu. Hiçbir şey değişmemiş. Daha dün çıkmış gibiyim. Fakat çoluk çocuk epeyce büyümüş, değişmiş olacak. Kim bilir bizi görünce nasıl şaşıracaklar, dedi. Ahmet Çavuş: -Yazık ki bizim valide bugünü göremeden gitti. Bizim çocuk doğduğu gün vefat etmiş, dedi. Emin Onbaşı ilave etti: -Bizim yeni dünyaya gelen kız, şimdi bir buçuk yaşında olacak. Fakat daha yüzünü yeni göreceğim... Tam köye girdikleri an onları görmüşlerdi. Bir çığlıktır kopuverdi. Kapı aralarından, kerpiç duvarlar üstünden, muhtelif ahenkte bir sürü kadın sesleri, evden eve uzanıp gidiyordu:
Hasret giderdiler... -Huu, Emeti kız, kocan geldi!.. -Aman Ayşe, öyle bağırma, şimdi bayılıveririm haa... -Osman, Osman sen misin? O yanındakiler kim? -Fatma Hanım... Ahmet de gelmiş... Bütün köy halkı biraz sonra sokaklarda... Ana babaların elleri öpülüyor, çocuklar bağırlara basılıyor, hararetli musafahalar başlıyor, askerdeki diğer köylülere ait haberler soruluyor... Sonra herkes evine gidiyor. Evde olanları da yarın anlatalım...

