Bakırlı Şaban Efe, oğlunun askerden kaçtığı haberiyle yığılıp kaldı ve günlerce evden çıkamadı. Kendisini sormaya gelenlere kapıyı açmadı. "Âlemin içine nasıl çıkarım?" diyordu. Zaman zaman karısına: -Ben de senelerce dağlarda gezdim, ama askerden kaçmadım. Hatta Moskof muharebesine gönüllü yazıldım ve aslanlar gibi döğüşüp memlekete olan borcumu ödedim. Fakat bu rezil, askerden kaçtı ve devletin silahıyla dağa çıktı, diye dert yanıp ağlıyordu.
Ya ölüsünü, ya dirisini!..
Bir hafta sonra Şaban Efe evden çıktı ve etrafına toplanan köylülere: -Bu yüz karasını kendi ellerimle temizleyeceğim. Yarın kasabaya gidip binbaşıya müracaat edeceğim. Çok şey istemem, bana bir hayvanla bir silah versinler, Allah''ın izni ile beş on gün içinde ya ölüsünü, ya dirisini getirmezsem, bana da Bakırlı Şaban Efe demesinler, dedi.
"Vazgeç bu işten!" Köylüler, ihtiyar Efenin bu sözlerine kıs kıs gülüyorlar ve: -Efe vazgeç bu işten, senin artık böyle şeylere karışacak halin yok, diyorlardı. Bu nasihatler onu daha çok çileden çıkarttı ve ertesi gün soluğu kasabadaki zaptiye karakolunda aldı. Binbaşıya kararını, aynı azim ve metanetle söyledi. Fakat binbaşı, ihtiyarı şöyle tepeden tırnağa kadar süzdükten sonra acıdı ve: -Bu işler sana kaldıysa vay halimize baba! Bu senin işin değil. Kanundan kim kaçmış ki, dedi.
Yürüyecek hali yoktu! Binbaşının sözü Şaban Efenin kalbine bir ok gibi saplanmıştı. Bir müddet köye dönmekle, dağlara çıkmak arasında mütereddid kaldı. Kendini dinledi. Kollarını yokladı, yürüyecek, kımıldayacak hali yoktu. Binbaşı haklıydı galiba. Oğlunu Allaha havale etti ve çaresiz iki büklüm, köye dönmek üzere yola koyuldu...

