Bundan böyle, Avustralya denilince, aklıma hep yeşillikler, mâvilikler, güzellikler... gelecek.
Avustralya''da, 20 günden beri, 6.000 km''den fazla yol katettik. Şehirler birbirlerine çok uzak mesafelerde. Meselâ Sidney''den Birisbane şehrine gidebilmek için 1040 km''lik bir yolculuğa razı olduk. Oradan Sidney''e bir başka yoldan döndük. 2.000 km. bir yol, hep ormanların içerisinden geçiyordu. Solumuz sağımız, önümüz arkamız hep orman bereketi altındaydı. Yollar, insanı imrendirecek bir güzellik ve ferahlık içinde. Bir milletin hayatında ormanın ve yolun, ne kadar önemli ve huzur verici olduğunu, insan Avustralya''da çok daha iyi anlıyor. Çünkü Avustralya''da bütün yollar insanları yeşilliklere, maviliklere, güzelliklere götürüyor. Asfaltın asaleti Avustralya''da hiç bozulmamış. Yani ülke insanı, su çiçeği çıkaran veya adeta kalbura dönen bozuk yolların çilesini hiç çekmemiş. Bütün vasıtalar, bazan iki, bazan dört, bazan altı şeritli ferah yollardan, binlerce bilyenin hafif meyilli bir cam zemin üzerinde süratle kayması gibi geçip gidiyorlar. Şehir içi yollarda ve şehirlerarasında bir otobüs görmek için en az üçyüz-dörtyüz kilometre gitmek gerek. Çünkü Avustralya''da her evin bir veya iki otomobili var. Bu bakımdan herkes, yola kendi arabalarıyla çıkıyor. Şehirlerde, kasabalarda, insanın dikkatini en çok otomobil pazarları çekiyor. Çünkü devlet vasıtaları, her iki yılda bir satışa çıkarılıyor. Avustralyalılar da modası birazcık geçen otomobillerini satmak istiyorlar. Viktoriya, ülkenin beşinci eyaleti. Viktoriya''nın başkenti Melbourne''ye uçakla indik. Melbourne, yeşilin şiirleştiği bir dünya. Nüfusu 3 milyon 800 bin kadar. Ağaç saltanatı insanı şaşkına çeviriyor. "Ah keşke Türkiyemizin bütün ormanları Melbourne ormanları kadar olsaydı" diye hayıflandım. Uçağımız Melbourne havaalanına, adeta yaylana yaylana, gururlana gururlana indi. Böylece şehri gökyüzünden seyretme imkânı buldum. Gördüm ki Avustralyalılar sadece futbol sahalarını, yüzme havuzlarını, hava meydanlarını, taş ocaklarını, mer''alarını ve insanların üzerlerine sereserpe uzandıkları, koşup oynadığı büyük yeşil alanları ağaçlandırmamışlar. Bu ağaç bereketine rağmen yetkililer, Viktoriya eyaletine her yıl iki milyon fidan daha dikiyorlar. Avustralya''da yine kendi vatanımın o çıplak, o bomboz, o çirkin dağlarını, bozkırlarını düşündüm. Ağaçsız Konya ovası bir ölü yüzü gibi yine karşıma dikildi. Ağaçsız, çiçeksiz, çimensiz evlerimiz, yollarmız, köylerimiz... yüreğimi yeniden dağlayıp durdu. Iğdır''a giderken, daha Digor''a varmadan yolun sağ tarafında, dümdüz bir alan üzerinde kocaman bir köyümüz var. O zavallı köyümüzde ilâç için olsun bir tek ağacımız yok. Bana göre Erzurum Atatürk Üniversitesi o köy üzerinde, o köye benzer başka köylerimiz üzerinde çok ciddî araştırmalar yapmalı. O çıplak, o ağaçsız, o çiçeksiz çimensiz, o gölgesiz köylerde yaşayan köylülerimizin acaba milliyetleri, dinleri, dilleri, dünya görüşleri, insanlık anlayışları nedir? Ağaca, çiçeğe, çimene acaba neden bu kadar ilgisiz kalmışlardır? Sorularının cevaplarını almalı. Iğdır Valiliği, o köye götürüp birkaç ağaç dikmeli. Ağaçsız köylerimizin köylülerine ağacın güzelliklerini anlatmalıyız. Çünkü Türkiye, ağacı sevmeden, ağaca gözü gibi bakmadan huzurlu ve medenî bir ülke olamaz. Avustralya''da ağacın envaî türlüsünü gördüm. Çivi çakılamayacak kadar sert ağaçlar, yanında, sert bir cisimle vurulduğunda bayat bir francala gibi -somun gibi- dağılacak ağaçlar da var. Kan renginde çiçek açan ağaçlar, mor, sarı, beyaz, kavuniçi rengindeki çiçekleriyle boy veren ağaçlar, beni şaşkına çevirdi. Bir insanı rahatlıkla sarıp sarmalayacak yapraklarıyla yolumu kesen ağaçlara yarı belime kadar eğilerek selâm verdim. Avustralya''da yağmurların bazan günlerce yağıp durduğunu bana anlattılar. Biz de, Avustralya''da yağmurlu günler yaşadık. Her yağmurdan sonra bütün caddelerin, bütün meydanların, bütün sokakların insanı imrendirecek bir temizlikle gülümsediklerini gördüm. Toz-toprak ve çamur, ülkeden elini-eteğini çoktan çekmiş. Bu bakımdan üzeri tozlu, tekeri çamurlu bir arabaya rastlamak imkânsız. Avustralya trafiği, adeta bir saat gibi işliyor. 20 günlük seyahatimiz esnasında -6.000 km''den fazla yol katettiğimiz halde- bir tek trafik kazasına rastlamadık. Gecenin her saatinde, trafik polisleri vazifelerinin başında. Aynen bizde olduğu gibi, arabaların yollarda kaç km. ile gidecekleri kocaman rakamlarla şehirlerin giriş-çıkışlarında yazılı. Ama 50 km. ile gidilmesi gereken bir yolda, kimse 60 km''lik bir hız yapmıyor. 110 km''lik bir sür''ate izin verilen şehirlerarası yollarda da aynı dikkat ve saygı görülüyor. Kaideleri ihlâl eden sürücüleri, arkadan gelen arabadaki yolcular polise ihbar ediyorlar. Ve polis ilk imkânda yanlış yapan kimsenin karşısına dikiliyor. Bir gece, saat 22.00 sularında bizim otomobilimiz, önümüzdeki hantal kamyonu hatalı bir şekilde geçti. Geçilmez çizgisine rağmen öne fırladı. İlk benzin istasyonunda karşımızda trafik polisini bulduk. Kamyon şoförü ihbarda bulunmuş. 150 $ ceza ödemek zorunda kaldık. Bu yazıyı Milcura şehrinden Melbourne''a dönerken uçakta yazıyorum. Uçsuz bucaksız bir zenginlik üzerinden geçiyoruz. Toprak gerilmiş bir çarşaf gibi. Ekin tarlaları ve sebze bahçeleri müthiş bir güzellik içinde. Tarlalar arasında öbek öbek ormanlar var. Nedense aklıma, İstanbul''da, Eminönü''nde heybetle yükselen Yeni Câmi''miz geliyor. Câmi bütün zarif çizgileriyle bizim ruhumuzun ifadesi. Ama o güzelim cami etrafındaki çirkinlik, mezbelelik, başı boşluk katiyyen bizim değil. Müslüman Türk''ün bütün şehirleri yolları, meydanları, dağları, ovaları Avustralya''daki gibi olmalı. Tertemiz, güzel, ferah, zengin, çiçekli, çimenli ve ağaçlı olmalı.

