Şimdi bir ilkokul sırasında, silgi kokusu arasında çocukluğumu verin... Veremezsiniz...
Kırk yılın sırtına oturamaz o koku. Yaşanmışlıklarla gülemez on yaşındaki kadar mutlu...
Karanlıktan ürperirdi o, şimdi insanlar korku... Kenar süslerim hayatımı renklendiremez artık... Tebeşir tozundan değil bu darma duman hâl... Cetvel izi değil ellerimdeki yaralar...
Gönlüm oyunda fasulye yapılmış bir çocuk hâlâ... Sayı doğrularımızdan eksilmiyor artık her şey... Pilot kalemimin mürekkebi değil artık tek siyah... Teneffüs kadar neşeli değil artık molalar... Konuşanlar arasında sınırsız çarpılar...
Yakamın beyazı soldu artık... Ümitler notalarını tutturamadığım flüt... Kesiştiğim tek bir küme bile yok. Sıfatım zamirime geçmiş, yüklemler top koşturuyor... Çöpün yanında kalem açıyor ruhum. Hep kırık çıkıyor ama inatla yerime oturmuyorum... Kuşağımı çözüp kaçıyor arada hayat bazen gülüp geçebiliyorum...
Yağmurlu bir günde sınıfta tepişmek gibi bir şey bu... Önce silgi tozu yapıp sonra onları biriktirip silgiye dönüştürmek gibi bir hayal de var ama... Bazen de sevinç yeni açılmış pastel boya kutusu... Çiçek olduk ama takdir eden yok... Ansızın gelen yazılı sorunlar. Boş bırakılmaya müsait olmayan sorular... Pencere önünde yeşermeyi bekleyen pamuk arası nohut günler...
Aşı sırasında ağlamadım diye mi bu hüzün... Neden ütülü mendilimi evde unuttum ki? Okul çantamla başlayan ağırlık hâlâ omuzlarımda. Kapılarımda şube isimleri yazmaz oldu. Kalem kutusu dibi gibi karışık her şey... Artık Sivil Savunma Kolu olmak istemiyorum...
Ataçlarıma rağmen köşelerim hep kıvrık... Simitle ayran istiyorum sadece; şekerleme olursa az mutlu olabilirim... Derin kolda sıralı, dizi yırtık çoraplı, gözlüğü buğulu bir hizadayım... Bekliyorum... Çocukluğum gelmez ama gökkuşağı ümit ediyorum...
Tuğba Uysal Karaca
ŞİİR
Efendim
Efendim, sebebi hayatım,
Nefesim, hem tende canım,
Hasretim, dilimde yâdım,
Allahümme salli ala Muhammed.
Eren Levlâke'nin sırrına sensin,
Miraç’a aşan, Hakka vasıl sensin,
Ta beşikte ümmet diyen sensin,
Allahümme salli ala Muhammed.
Kim bilsin gülün kadrini bihakkın,
Ki eylesin teslim ona ten ve canın,
Sultanı müeyyet dillerde namın,
Allahümme salli ala Muhammed.
Müctebâsın, hâtemü'l-enbiyâsın,
Derde devasın, hem cana safasın,
Kalpler tabibi, günahkâra şefaatin,
Allahümme salli ala Muhammed.
Havz-ı Kevser, Hamd Livası sendedir,
Mahşer yeri ilk şefaat sendedir,
Garip ümmet, tüm ümîdi sendedir,
Allahümme salli ala Muhammed.
Ahmed Mücahid Miliç
TARİHTEN BİR YAPRAK
SELİM HAN II: Osmanlı padişahlarının on birincisi ve İslâm halifelerinin yetmiş altıncısı. Kanuni Sultan Süleyman Hanın oğlu olup 28 Mayıs 1524 senesinde Hürrem Haseki Sultandan doğdu. Şehzâdeliğinde mükemmel bir eğitim ve terbiye gördü. Devlet idaresi ve teşkilâtını iyice öğrenmesi için Anadolu’nun çeşitli vilayetlerinde sancak beyliği yaptı. Valilik yıllarında tahsile, eğitime devam edip bilgi ve kültürünü arttırdı. Çok kuvvetli bir kültür seviyesine sahip oldu. İlim ve sohbet meclislerinde çok bulunurdu. Sultan Süleyman Han (1520-1566), Macaristan seferine çıkıp Zigetvar Kalesinin fethi öncesinde vefat edince, padişahın ölümünü gizli tutan Veziriazam Sokullu Mehmed Paşa, veliaht Selim’e haber göndererek saltanata dâvet etti. Bu sırada Kütahya Sancakbeyliğinde bulunan Selim Han, süratle İstanbul’a gelerek 30 Eylül 1566 tarihinde tahta çıktı. Sultan Selim Han, Osmanlı padişahı olmasıyla devlet idaresine ve orduya ehil devlet adamları ve kumandanlar tayin edip eskilerden bir kısmını da yerinde bıraktı. Veziriazam Sokullu Mehmed Paşayı görevinde bırakması devlet idaresi ve imar faaliyetlerinin devamında isabetli oldu.

