Yahya Kemal’in Aziz İstanbul’unda, Orhan Veli’nin "İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı" mısralarında vb. bu eşsiz şehir ne de güzel tarif edilir. Nesillerdir şairlere, ressamlara ve yazarlara ilham olan bu topraklar, üzerinden ne kadar zaman geçerse geçsin büyüleyici dokusundan asla taviz vermez.
Benim için de İstanbul, âdeta yaşayan bir masal şehri gibidir. Aynı yollardan yüzlerce, binlerce, hatta milyonlarca kez geçilse bile, her defasında insanı bambaşka bir hissiyata sürükler. İki kıtanın kucaklaştığı bu emsalsiz şehir, her köşebaşında tarihin derinliklerinden süzülüp gelen yeni bir gizem sunar. Tarihî bir handan yükselen kahve kokusu, Boğaz'ın serin esintisine karışan martı çığlıkları ve surların arasından sızan zaman, bu şehrin ruhunu besleyen unsurlardan birkaçıdır.
Elbette hayatın modern akışı içinde bu şehrin de zorlukları var. Kimi zaman trafiği, kalabalığı ve o keskin gürültüsü insanı yorabiliyor. Ancak İstanbul’un kadim ruhu, sokağın köşesinde sessizce duran asırlık bir caminin avlusunda, o gürültüden arınır. Süleymaniye’nin, Sultanahmet’in göğe uzanan heybetli kubbeleri ve minareleri, insana derin bir sükûnet fısıldar. Eyüp Sultan’dan Aziz Mahmud Hüdayi’ye kadar bu toprakları bekleyen mübarek türbeler, şehrin karmaşasına inat âdeta birer sığınak, birer zaman kapısıdır. O türbelerin etrafındaki güvercin sesleri ve dualar, bu şehrin koşuşturmacasına karşı en güzel tesellidir.
O, tüm karmaşasına rağmen kalbimizdeki o eşsiz yerini her daim korumayı bilir. Çünkü burası sadece bir megakent değil, hayatın ta kendisinin bir masala dönüştüğü büyülü bir şehirdir.
Akşamüstü Kız Kulesi'ne doğru süzülen son vapurun düdüğü çaldığında, günün bütün o koşturmacası ve yorgunluğu silinir gider. Ve sanki gökten üç elma düşer gibi gün batımında silüet silüet yükselen minarelerin arasından şehrin hikâyesi yeniden yazılır. Gürültüsüyle yoran ama ihtişamıyla büyüleyen bu şehir, her şafakta ve her batımda insana yeniden başlama umudu fısıldar. Çünkü İstanbul, her gün yeni bir masala başlar.
Gülçin Köker
ŞİİR
Sizden kalan
Önümde açık bir kitap,
Elim bir satırın üzerinde duruyor.
Bir zamanlar öğrettiğiniz edep,
Şimdi parmaklarımın ucunda yaşıyor.
Sizden bahsedeceğim zaman
Sesimi biraz daha alçaltıyorum.
Sanki uykusunda bir gül var karşımda;
Nefesimle incitmekten korkuyorum.
Hatıranız gelince anlıyorum,
Meyveli dalların neden eğildiğini.
İnsan, gönlüne bir iyilik sığdırdıkça
Daha yavaş basıyor toprağa.
Bir zamanlar sözümü büyütürdüm;
Her susuşu doldurmak isterdim.
Sizin hatıranız karşısında öğrendim:
Bir kalbi dinlemek için susmak gerekmiş.
Kalemim burada biraz daha yavaşlıyor.
Yazdığım her sözün önünde başım eğik.
Çünkü sizi anlatmaya çalışan bu gönül,
Henüz öğrenmenin başında bir talebe.
Ya Rabbi, onları rahmetinle kuşat;
Bize, emanetleri taşıyacak ömür ver.
Öyle yaşayalım ki bir gün, bir gönül
Onlardan öğrendiğimizi bizlerde görsün.
Melih Emre Arlı
TARİHTEN BİR YAPRAK
EDİRNE’NİN GERİ ALINIŞI: I. Balkan Savaşı sonrası Osmanlının Balkanlardan çekilmesi sonucunda, siyasi bakımdan buralarda büyük bir boşluk ve dengesizlik oluştu. Ganimetin paylaşılmasında anlaşamayan Balkan devletleri, birbirine düştü. Sırbistan askeri, hareket dolayısıyla Sırp-Bulgar ittifakının çizdiği ve kendisine ayırdığı arazi parçasından daha büyük bir bölgeyi ele geçirmişti. Sırpların bu arazi bölgelerini geri vermemesi anlaşmazlığın düğüm noktasını oluşturuyordu. Diğer taraftan Londra Konferansında en büyük payı Bulgaristan’ın alması, diğer müttefikleri hoşnut etmemişti. Bulgarların Ege kıyısına ulaşmasına Yunanlılar sert tepki vermişti. Sırbistan ile Yunanistan’ın yakınlaştığını gören Bulgaristan, bu iki devlete 29-30 Haziran 1913’te saldırdı. Ancak Bulgar ordusu, Yunanlılar ve Sırplar tarafından Makedonya’dan çıkarıldı. Bu sırada Bulgaristan’dan pay almak isteyen Rumenler de savaşa girince Bulgarlar birkaç cephede savaşmak zorunda kaldığı için yenilmeye başladı. Osmanlı Devleti de bu fırsatı kaçırmadı ve kaç asırdan beri Türk şehri olan Edirne’yi geri aldı.

