Okumanın, yazmanın unutulduğu bir çağda yazıyor olmak, yazar olmak nasıl bir duygu bilir misiniz? Hani dilini bilmediğiniz bir ülkede insanlara meramınızı anlatmaya uğraşırsınız, karşınızdaki ise size anlamsız bakışlarla bakar. Aynı bu tablodaki gibi... Bunu gözleri hiç kitapla buluşmamış, bir kitabın sayfasında kendisini unutmamışlar için söylüyorum. Yanlış anlaşılmasın... Başka bir hadise ise bir yazara yöneltilen gereksiz sorulardan bazıları:
*Bunları kendin kafandan mı yazıyorsun yani? (İnanın bu soru ile defalarca muhatap oldum)
*Kitaplarından bir kazancın var mı? (Yazarlar bu soruyu hep duymuştur)
*Aslında şu şu bölümü okumuşsun neden çalışmıyorsun da yazarlık yapıyorsun (Bunu da soranlar çok)
*Kitabın sende varsa hediye eder misin? (Sanki yazar her istediğinde kitapları yayınevinden bedavaya alma hakkına sahip gibi düşünülüyor.)
*Bu kitap işleri nasıl oluyor, biraz bahsetsene? Gibi ardı arkası gelmeyen sorular...
Bu nasıl oluyor biliyor musunuz? Bir doktora bu ameliyatı nasıl yapıyorsun, ameliyat başı para alıyor musun gibi sualler yöneltmek gibi. Merak içeren fakat yersiz sorular. Eğer bir insanın okumaya merakı, kitaplara sevgisi varsa sorduğu sorulardan o kişiyi anlıyorsunuz.
Bunlar daha çok yazdıklarınıza yönelik sorular oluyor.
Karşınızdaki kişinin konuşmasından, üslubundan zaten onun okuyan-okumayan bir kişi olduğunu anlıyorsunuz...
Şimdi maalesef bunları bir kenara bırakalım. Toplumun gözünde bir yazarın yeri nedir ona bakalım?
Eğer sosyal medyada popüler olmuşsanız, bu popülarite size her yayınevinin kapısını sorgusuz sualsiz açtıysa kitaplarınız okurlar(!) tarafından peynir ekmek gibi satılıyor.
Ama siz popüler değilseniz o dev(!) yayınevlerinin sizi görebilmesi için güçlü tanıdığa referansa ihtiyacınız var. Ama çoğu yazarın hiçbir zaman derdi çok okunmak değildir. Bir yazarın derdi; her zaman bir gönüle nasıl dokunabilirim, onu nasıl kendisini tanımasına, dinlemesine vesile olabilirim düşüncesidir... O yüzden siz siz olun okuduğunuz kişilere dikkat edin. Çünkü insan bence neyi okuyorsa odur. Şöyle diyorum ben hep: "Bana ne okuduğunu söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim..."
Bir insanın kitaplığından onun ruh haritasındaki durakları görebilirsiniz. Mevzu çok derin, vakit kısa...
Amine Kübra Salar
ŞİİR
Medeniyet
Tüm dünyayı geriyorlar,
Bu nasıl bir medeniyet?
Kan dökmeyi seviyorlar,
Bu nasıl bir medeniyet?
Yamyamlara benziyorlar,
Asıyorlar kesiyorlar,
Mazlumları eziyorlar,
Bu nasıl bir medeniyet?
İlkellik var kanlarında,
Siyonistler yanlarında,
Merhametin uzağında,
Bu nasıl bir medeniyet?
Özgürlüğü savunanlar,
Bol keseden savuranlar,
Sanki birer canavarlar,
Bu nasıl bir medeniyet?
Zalimlerle geziyorlar,
Mazlumları eziyorlar,
Dürüstlüğü bilmiyorlar,
Bu nasıl bir medeniyet?
Nöbetçi der; zorluyorlar,
Gözyaşını kolluyorlar,
Ülkemizden korkuyorlar,
Bu nasıl bir medeniyet?
Nöbetçi şair (Şahin Ertürk)
DUYGU DAMLASI
SAYIKLAMAK: Eskiden insanlar köyden köye misafirliklerde kalarak seyahat ederdi. Sonra hanlar yapıldıkça hanlarda konakladılar. Sonra oteller ve şimdi de rezidanslar ile güncellendi hayat... Anadolu’da bir rivayettir. Eskiden gittiği köyde misafir olduğu hane sahibi biraz cimri çıkıp da misafirine sofra açmayınca aç olan yolcu şöyle bir yol denemiş. Güya oturduğu kerevette uyku basmış biraz dalmış da uykuda sayıklıyormuş: “Hasan Dağı kadar pilav, Eymir Gölü kadar hoşaf, kaşıkla ha kaşıkla, kaşıkla ha kaşıkla” Cimri adam kurnazca bu sayıklamaya cevap vermiş: “Bu saydıkların bizde yoktur, sayıkla ha sayıkla!” Bir başka rivayet ise şöyledir:
Gelen misafire hâl hatırla birlikte "aç mısın susuz musun?" diye sorarlar. Cimri ev sahibi soruyla oynamış: “Susuz musun uykusuz musun?” demiş. Karnı aç olan misafir bu ustalıklı manevraya ustalıklı bir cevap vermiş: “Çeşme başında uyudum da geldim...”

