Türkiye 20. yüzyıla, büyük devletlerden (Osm.düvel-i muazzama) biri olarak girdi. Orta Afrika ile Orta Avrupa, Adriyatik''le Basra Körfezi arasında uzanıyordu. Yenileşme (Osm.Teceddüd) hareketi bir çizgiye erişmişti, devam ediyordu.
1912-13 Balkan Savaşı''nda yönetimin kötülüğü, imparatorluğun felâketi ve sonun başlangıcı oldu. Elimizi kolumuzu sallayıp, enayilik derecesini aşan bir gafletle Birinci Cihan Savaşı''na (1914-18) girmemiz, devleti çökertti. 1920''ye geldiğimizde diyebilirim ki Türk, tarihinin hiçbir döneminde vuku bulmadığı kadar horlandı. Rumeli''ni kaybetmiş, Anadolusu yakılıp yakılmış, büyük nüfus yitirmiş, üretimi sıfıra epey yaklaşmış, okullarını kapatmış, orduları silâhlarını depolayıp dağılmış bir Türkiye...
İmparatorluk, yaşama şansından mahrum kaldı. Millî devlet ve cumhuriyet zorunlu hâle geldi. Atatürk''ün sürekli kalacak prestijinin birinci sebebi, Türk''e onurunu iade etmesidir. Onuru kırılmış bir millet, değil imparatorluk, ciddi bir devlet sahibi olamaz.
Bununla beraber Cumhuriyet, hedeflerine ulaşamadı. Ne Atatürk''ün bıkıp usanmadan vurguladığı, ne ondan önceki büyük reformcuların tasarladıkları hedefler gerçekleşmedi. Demokrasi tecrübesi yaptığımız son yarım asırda yetişen birkaç müstesna Devlet adamımızın yaptıkları, kifayet etmedi. Demokratik, ekonomik ve kültürel hedefler, üçü de ufuklarda kaldı.
Zamana hâkim olamadık. Zamana râm olduk. 90''lı yıllardaki başarılarımız, Türkiye''nin çapından küçüktür.
Şimdi önümüzde yeni ve ciddi bir ümit dönemi açıldı. Aklımızı başımıza toplayabildiğimiz nisbette çağa yetişmek imkânımız mevcuttur.
Bu 20. Yüzyılda Türkiye değerlendirmem, hoş karşılanmayabilir. Ama eksiklerimizi kabûl ve itiraf etmeden, hiçbir radikal reform mümkün değildir. Kaldı ki önümüzdeki asırda, Türkiye''nin 20. yüzyılını gerçeklerine oturtacak tarihçilerin yetişeceğine eminim.

