Doğrusu şahane idi. Çok iyi hazırlanmıştı. Tam bir vukuf eseri idi. Başkan Bill Clinton, Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulu''nda, söylemek istediği her şeyi söyledi.
Türkiye''den beklentilerini dile getirdi. Bunları Türkiye istediği takdirde, kendi arzusuyla, hiçbir baskı olmaksızın gerçekleştireceğini veya gerçekleştirmeyeceğini ifade etti. Bu beklentiler nelerdi? Kıbrıs sorununun çözümü, Ege''de Yunanistan ile anlaşma, işkencenin ortadan kalkması, insan haklarına riayet, sağlam bir bütçe...
Karşılığında Türkiye, Birleşik Amerika''yı stratejik müttefik sıfatıyla devamlı yanında bulacaktı. Ankara; Orta Doğu''da, Balkanlar''da, Kafkasya''da, Orta Asya''da Amerika''dan emin olarak hareket edecekti. Avrupa Birliği''nin tam üyesi kimliğiyle demokrasi çizgisini bu alanlara doğru ileriye götürecekti.
Türkiye''nin jeostratejik önemi belirtildi. 20. yüzyılda Türkiye, Osmanlı mirasının tasfiyesi ile dünyayı uğraştırmıştı. 21. yüzyılda, bölgesinin lider ülkesi konumunda bulunarak daha önem kazanacaktı.
Osmanlı''yı vurguladı. Atatürk''ü övdü. TBMM''de hâkimiyetin kayıtsız şartsız millette olduğunu yazan dövize dikkatleri çekti.
Üstün bir hitabet sergiledi. Samimi bir Amerikan dostluğu, yakınlığı ve işbirliği önerdi. Söyledikleri, milletvekillerimizin çok hoşuna gitti. Sık sık alkışlandı. Ayakta selâmlandı.
Galiba küçümsenmez bir mesafe aldık. Daha doğrusu dönemeci döndük. Önümüzde uzanan yolun başına ulaştık. Çağdaş uygarlık düzeyinin, bu yolun ucunda bulunduğunu hissettik. Bu düzeyin temel taşlarının tam bir demokrasi ve liberal ekonomiye dayalı maddî kalkınma olduğunu ne kadar erken kavrarsak, o kadar erken güneşte yerimizi alabiliriz. Millî kültürümüzü yüceltiriz. Türk''e yaraşan budur.

