Düzende yerini almış kuruluşların reforma direnmeleri bir reflekstir. Tabiidir. Reformun getirmek iddiasında bulunduğu yeniliklerden ürkülür. Eldeki ile yetinmek tercih edilir. Statükoculuğun psikolojisi budur. Bu psikoloji, gelişmeyi engeller. Az gitmiş, uz gitmişinizdir. Ama bir de arkanıza bakarsınız ki, dere tepe düz gitmişsinizdir.
Reforma direniş, avantajlı durumların kaybedilmesi endişesinden kaynaklanır. Ama milliyetçi bir duygunun eseri bulunması da Bu milliyetçilik samimi olsa bile, toplum menfaatine aykırı düştüğü için zararlı, üstelik yanlış algılamanın sonucudur.
Bu milliyetçi yanlış algılamalardan biri Atatürk konusundadır. Yapılacak reformun, Atatürk ilkelerine ters düşmesi endişesidir. Burada hata şuradan kaynaklanır ki, bu kişilere göre Atatürk donmuş bir kalıptır. 1938''de donup kalmıştır. Halbuki tarihçiler çok iyi bilirler ki, 1920''de, 25''te, 30''da, 35''te, 38''de sürekli yeni, yepyeni şeyler söyleyen bir Atatürk vardır. Bundan tabii bir şey de olamaz. Devlet adamları ve politikacılar, hele Atatürk gibi çok hızlı gelişme ve sıçrama teklif eden gerçek dehalar, dönemlerinin gereklerine göre davranır, eserlerine sürekli yeni unsurlar eklerler.
Atatürk, yaşı müsaitti, yaşasaydı 1950''lerde kendine has keskin üslubla öylesine çağdaş bir demokrasiye girerdi ki, bugün böyle bir derdimiz kalmazdı. Atatürk''ü tarih ilmi bakımından inceleyenler, bu fikrime katılacaklardır.
Devlet Reformu ihtiyacımız açıktır. Bu hususta bilen konuşuyor, bilmeyen konuşuyor. Böyle bir reformun cumhuriyet rejimini ve Atatürk sevgisini inciteceğini sananlar varsa hayret ederim. Devlet köhnemiş, hantallaşmıştır. İşlemez hale gelmesini mi bekliyoruz?
Türk, çağdaş medeniyet çizgisine ulaşmak zorundadır. Bu inancın ötesinde bir milliyetçilik bahis konusu bile olamaz.

