Türkiye Cumhuriyeti''ne teokratik devlet sıfatı yakışmadı. Çünkü değildir. Osmanlı Türkiyesi bile değildi. Diyanet''in Devlet''e bağlanması üzerinde, her konuda olduğu gibi, elbette konuşulacaktır. Tenkit, her düşüncenin temelidir. Ama diyanet-devlet bağlantısını cumhuriyetimizin bir acayipliği şeklinde sunmak fantezidir. Sistem meselesidir. Atatürk tarafından icad edilmedi. Osmanlı''dan kaldı.
Fâtih İkinci Sultan Mehmed Han efendimizden (1451-1481) itibaren, hem dinî bütün müesseseler (ibadet ve öğrenim), hem tekkeler ve şeyhler, devletin içine alındı, dışarıda kendi başlarına bırakılmadı. Saltanatın sonuna kadar devletin sıkı mürakabesi altında kaldılar. Bu durumun başka hiçbir Müslüman ve Türk devletinde görülmediğini eklemem gerekiyor. Ancak biz Türkiye''yi konuşuyoruz.
Osmanlı''da iktidarın başı, sadrâzam denen başbakandır. Ordu, donanma, eyaletler, akla gelen ve gelmeyen her şeyden sorumludur ve her alan yetkisi içindedir. Hâkan-halîfeyi mutlak yetkiyle temsil eder. Yasa kuvvetinde ferman, hüküm vs. denen kararnâmeler, hâkan-halîfe adına yazılır.
Sadrâzamı, vezir pâyesinde bulunanlar arasından padişah seçer. Sebep göstermeksizin görevine son verebilir.
Bütün bunların günümüzde uygulanabilirliği yoktur. Fakat sistemin böyle işlediğini bilmek gerekir ki, geçmişe atıflarda bulunup yanlış sonuçlar çıkarılmasın.
Şimdi meselâ camilerimizi cemaatlere bırakırsanız, kargaşa olur. Camiler arası rekabet bile başlıyabilir. Teoride devleti dinden koparmak isteyenler bile memnun kalmazlar. Olmadı, eskisine dönelim denir ama, vuku bulacak tahribatı düzeltmek kolay değildir.
Başbakana bağlı bir diyanet işleri başkanlığı Türkiye''nin şartlarına uygundur. Daha aktivite vermek gerekiyor. Başkanın protokoldeki yeri mutlaka yükseltilmelidir. Ama lağv ve ilgası zararlıdır. Hıristiyan mezheplerindeki düzenlemeler bize pek emsal olmaz. Zira tarihî gelişmeleri bizimkinden çok farklıdır.

