Bitirmek üzere bulunduğumuz 20. yüzyılın en belirgin özelliklerinden biri şüphesiz, nüfus patlamasıdır. Tarih, böylesine bir çoğalmayı görmemişti. 1900''de, 1,5 milyar olan Dünya nüfusu 1915''te 1,8 milyara, 1950''de 2,4 milyara çıktı. 11 Ekim 1999 günü Birleşmiş Milletler, o gün doğan bir bebekle Dünya nüfusunun tastamam 6 milyara (6.000.000.000) yükseldiğini bildirdi.
100 yıl içinde tam 4''e katlanan insanoğlu, Arz''ın zorlukla kaldırabildiği bir sayıya erişti. Buna rağmen 2000 senesinin insanı, 1900''ünkinden epey daha iyi şartlarda yaşıyor. Bu, sanayi gelişmesiyle gerçekleşti.
Türkiye, son üç çeyrek asırda, nüfus artış oranı (taux de croissance) en yüksek Avrupa devleti oldu. Tam gelişmemiş bütün ülkeler gibi bu artış oranı, ekonomik ve sosyal kalkınmada Türkiye''yi zor durumda bırakmıştır.
Eğitim, sağlık, iş, emeklilik gibi bütün sektörlerde Türkiye, bu nüfus artışı sebebiyle zorlanıyor. Beş, on, hattâ yirmi çocuklu bir aile, bütün çocukları için Devlet''ten bu hizmetleri bekliyor, Afedersiniz, haksız yere bekliyor. Zira bir, iki çocuklu aileler çalışarak, çok çocukluların maddî açığını kapatıyorlar. Hiç liberal olmayan bir sistem. Hakkaniyetle de ilgisi yok.
Türkiye''nin nüfus artış oranı, son yıllarda epey düştü. Buna rağmen oran hâlâ Avrupa''da 1. ve Avrupa Birliği için korkutucudur. Geç adaylığımızın sebeplerinden biridir. Millî irademize durgunluk gelmezse, Kopenhag kriterlerini gerçekleştirip tahminlerden kısa zamanda AB ile üyelik müzakeresine oturacağız. Birlik üyelerini en çok, Türkiye''nin nüfusu ve bu nüfusun artış nisbeti tereddüde düşürecektir. Bu hususta bizden, diğer devletlerden istenmeyen taleplerde bulunulması bile muhtemeldir. 2000''li yıllarda Avrupa''nın genç nüfusumuza ihtiyacı, tereddütleri ortadan kaldırmaz.
21. yüzyılda ne olacak? İyimser çizgiden kötümsere, asgarîden âzamîye doğru giden tahminler yapılıyor. Demograflar (nüfus coğrafyacıları) rakamlar veriyorlar. En iyimser çoğalma oranları bile, insan ırkının geleceği bakımından epey düşündürücüdür.

