AK Parti’ye kadar zihin kodlarımıza neyi işliyorlardı?
-Bir çocuk ideal, iki çocuk yeter…
-Üç mü? Ne gerek var?
Dört çocuk ve fazlası zaten ayıplanır, alay edilir, bu yüzden aileler olur olmaz herkese demeye çekinirdi.
Şimdi nereye geldik?
Doğurganlık hızımız 1,48’e düştü.
Avrupa’nın en düşük oranına yaklaşmışız, hatta Fransa’nın bile gerisine inmişiz.
***
Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı Mahinur Özdemir Göktaş, önceki gün Darülaceze’nin Arnavutköy’de inşa edilen devasa yaşam şehrinde içine düştüğümüz vaziyeti anlattı.
Doğum hızında 2,1 nüfusun kendini yenileme sınırı…
2001’de bu oranda bizde 2,38 iken, şimdi çok çok altına düşmüşüz.
Bakan Hanım, “Bu sadece bir veri değil; ekonomiden sosyal yapıya, çalışma hayatından millî güvenliğe kadar pek çok alanı doğrudan etkileyen bir gelecek meselesi” dedi.
Aktardığı tablolara göre; Birleşmiş Milletler, mevcut eğilim devam ederse Türkiye nüfusunun 2100 yılında 25 milyona gerileyeceğini öngörüyormuş.
Türkiye İstatistik Kurumu’nun senaryosuna göre ise 54 milyona.
Yani, en iyi ihtimal bile bizim için felaket demek.
Bu işin şakası yok…
En çok övündüğümüz, genç nüfusumuz değil miydi?
Yunanistan’a, İsrail’e “Tükürüğümüzle boğarız” diye efelendiğimiz güç…
Demek ki, hızla, elimizdeki bu gücü kaybediyoruz.
***
İsrail demişken…
New York’a her gittiğimde dikkatimi çekmiştir; kipalı Yahudiler boy boy çocuklarla geziyor etrafta…
Biri kucağında, öteki bebek arabasında, diğeri yanında…
Biz ise yaşlı, hasta Avrupalıların yolundayız…
Türkiye’de yalnız yaşayan insan sayısı 15 milyona ulaşmış.
Şu an evlerimizin yüzde 57,2’sinde hiç çocuk yok, bunu biliyor muyuz?
Peki bu gidişattan yarın üretim, savunma, sosyal güvenlik, kalkınma gibi alanlarda nasıl etkileneceğimiz belli değil mi?
Buyurun size çok ciddi bir beka meselesi daha.
Silahı yaparsın da, nüfusu, yetişmiş insan gücünü ne yapacaksın?
***
Şimdi birileri çıkıp, son birkaç yıldır ekonomide yaşanan sıkıntılara dikkat çekebilir -ki, haklılık payları olmakla beraber- bütün mesele bu değil.
Tek sebep ekonomi olsa, millî geliri bizden çok çok yüksek ülkeler benzer durumu yaşamazdı.
Ayrıca biz ilk defa mı ekonomik sıkıntı yaşıyoruz da tek gerekçemiz bu olsun.
Türkiye’nin her yerine gidin, köpek gezdirenlerin sayısındaki artışı görürsünüz…
Maalesef, yaşlısına bakmayıp, huzurevlerine yollayanların sayısı da hızla çoğalmakta.
Eskiden ana-babaya, ataya bakmamak ayıplanırdı, o da kalkmış görünüyor.
Demek ki asıl problem yokluk falan değil, çağın dayattığı konformist hayat.
Köyler de bu yüzden boşalmadı mı zaten?
Şehirde doğalgazlı evde ayağını uzatıp oturmak varken, tarlada, bağda, bahçede kim uğraşacak?
Tarla-bahçe olmayınca, şehirde çok çocuk nesine yarayacak?
Servisi, özel okulu, üniversitesi dert…
Sosyal medyada ekran kaydırmak varken, kim çok çocuk yapıp da başına iş açacak?
Çok sıkılırsa köpek alır, bıkınca da bir yere azıtır…
Çocuğu ne yapacak?
***
Bireyler üzerinden tablo böyle de, ülkenin geleceği açısından bakınca kazın ayağı öyle değil işte.
Yahudi nüfusu hızla artarken, Türklerin azalması bile neyi getirir, buyurun hesabını siz yapın.
Hoş, adamlar bunun hesabını yıllar evvel yapmış, en başta anlattığım psikolojik baskıyı üzerimizde kurmuş, o yüzden bugün bu meseleyi konuşuyoruz.
Ne yapmışlar, onu da anlattı Bakan Mahinur Hanım…
Dedi ki;
- 1960 öncesi dönemde doğurganlığı teşvik eden politikalar güdülürken, 1960’lardan sonra aile planlaması merkezli, doğurganlığı azaltmayı hedefleyen kapsamlı çalışmaların yapıldığı dönem başlamış.
Yukarıda da belirttim; bu kampanyalar AK Parti’ye kadar devam etti.
Ne zaman ki Sayın Recep Tayyip Erdoğan, 2006’da, o dönem Başbakan olarak çıkıp 3 çocuk tavsiye etti, hepsi çıldırdı.
‘Milletin yatak odasına karışmakla’ suçladıkları Erdoğan’ın tehlikeyi ne kadar önceden görüp harekete geçtiğini şimdi anlayabiliyor muyuz?
Ayrıca, kendileri doğum kontrol kampanyaları yürütürken, milletin yatak odasına karışmış olmuyor muydu?
Öyleydi… Hem de kimin ya da kimlerin iş birliğiyle?
1960 darbesini yapanlar ile yaptırtanların.
***
Dönemin Başbakanı Menderes’i ve bakanlarını idam edip, sonra bunu "Hürriyet bayramı" diye zorla kutlatanların, Türk nüfusunu azaltmak için de 2000’li yıllara kadar süren bir kampanya başlatması normal olmasa gerek.
Hele ki ülkemizdeki pek çok holdingin aracılık ettiği kampanyanın öncülüğünü de Rockefeller Vakfı yapmışken!
Ne tesadüf değil mi?
Bu vakfın öncülüğündeki Nüfus Konseyi, 1963 yılındaki raporunda şunları istemiş;
-Aile planlamasına engel teşkil eden kanunların kaldırılması,
- Aile planlamasına yönelik kurumsal yapıların oluşturulması,
- Aile planlamasına yönelik kuvvetli bir halk eğitimi programı geliştirilmesi,
- Aile planlamasının gerekçelendirilmesi için araştırma başlatılması,
- Millî Aile Planlaması Kurulu’nun oluşturulması,
- Özel aile planlama derneğinin (Türkiye Aile Planlaması Derneği) kurulması.
Onlar istemiş, dönemin darbecileri de “şak” diye emri yerine getirmiş.
***
Sadece 1960 darbecileri değil üstelik…
1980 darbesini yapanlar da hazırladıkları 82 Anayasası’na ‘aile planlaması’ ile ilgili hüküm koymuş, 1983 Nüfus Planlaması Kanunu ile kürtaj ve kısırlaştırmayı serbest hâle getirmiş.
İşte böyle böyle 1960’larda yüzde 6 olan doğurganlık hızı, 1990’a geldiğimizde yüzde 3’e düşmüştü.
Oysa, bizim 27 senede gerçekleşen hızlı düşüşümüz, İngiltere’de 95, ABD’de 82 yılda gerçekleşti.
Son bir bilgi verip, bu mevzuyu kapatayım;
Rockefeller Vakfı’nın başını çektiğini Nüfus Konseyi sadece üç ülkede faaliyet yürüttü;
Biri Güney Kore, öteki Tunus, üçüncüsü de Türkiye.
***
Artık açıktan aile planlaması diye bir kampanya yürütemiyorlar, buna Cumhurbaşkanımız da, onun liderliğindeki hükûmetimiz de müsaade etmez…
Fakat kötü olan şu, onların da köy köy, kasaba kasaba dolaşmasına ihtiyacı kalmadı.
Vazifelerini sosyal medyadan çektikleri operasyonla fazlasıyla yapıyorlar zaten.
Kabahati de “En az üç çocuk yapın” diye çırpınana yıkıyorlar, oh ne âlâ!

