BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Caydırıcı cezalar ve müeyyideler olmadıkça...

Anlat Derdini Feridun Ağabeye
Anlat Derdini Feridun Ağabey'e
Facebook
Kıymetli Feridun Ağabey, ismi sizde mahfuz bir Eğitim ve Araştırma Hastanesine getirilen bir alkollü hasta acil servisi birbirine katıyor. Müdahale eden doktoru darbedip kolunu kırıyor ve adli kontrol şartıyla serbest kalıyor.
Yani böyle bir gelişme ve sonucu akıl almıyor. Madem alkollü kimseyi getirdiniz hastaneye, doktor ve hemşire ile baş başa nasıl bırakıyorsunuz? Doktorun kolunu kırmış ise nasıl serbest kalıyor?
Nezarethaneler kaldırıldı da bizim mi haberimiz olmadı? Bir kere hastaneye götürülmeden nezarette ayılması gerekmez mi bu kimsenin? Yine polisin kontrolünde doktor yanında polis olduğu hâlde muayene edilmesi gerekmez mi? Sonra doktorun kolunu kırdığı için yine nezarete getirilmeli ve burada bekletilmeli. Hatta mümkün ise ebeveyni karakola çağrılmalı ve çocuklarının yaptığı onlara anlatılmalı. Sonra da şahsa “sen madem doktorun kolunu kırdın, doktorun kolu iyileşene kadar nezarette kalacaksın. Dua et adamın kolu çabuk iyileşsin” denilecek bir sistem geliştirilmeli.
Geçen gün hatırlatma dozu 3 için bir sağlık ocağına gittim. Nerede ise kapıda karşılıyorlar. Adımınızı attığınızda “buyur aşı için mi?”, “Evet”, “TC’nizi verin”, “tamam hemen açın kolunuzu” vb. tarzında konuşurken hemşirenin “geçmiş olsun” sözüne mazhar oluyorsunuz…
Hemşireler daha bankolarına gitmeden kendi akıllı telefonundan kayıt yapıyor ve size bilgi mesajı atıyorlar. Yok böylesi bir şey… Rabbim devletime zeval vermesin inşallah...
Yine yazıyorum. Sarhoşu getirip doktorun önüne bırakıp gitmek ne demek!.. Kolluk birimi getirdi ise tedbir alacak. Hastane güvenliğine tembihini yapacak ve gözleri doktorda olacak…
Böyle bir darpta güvenlikçiye de müeyyide uygulanmalı. Güvenlikçi ne demek, biri bana izahat versin… Ölümüne o birimdekileri koruyacaksın kardeşim… Yoksa gücün, git simit sat dışarıda, kusura bakma… Öyle çocuklar var ki baktığında daha bakışlarıyla caydırıcı oluyor, bir bakışı yetiyor, nerede olay çıkarmak iflahını keser senin…
Ne yapalım, hastaneleri sağlık ocaklarını özel harekâtçıların bir bölümüne mi emanet edelim? Özetle ben duygularımı bazen mizah bazen duygusal cümlelerle kaleme aldım ama gerçek olan bir şey varsa bu tür olaylarda caydırıcı cezalar ve müeyyideler olmadıkça manşetlerde sağlık haberleri okumaya devam ederiz. Dualarımdasınız, Rabbime emanet olun inşallah.
         Erdinç Işık-Kartal
 
 
Çözümü bir kez daha seslendiriyorum
 
Feridun Ağabey, Türkiye’de 4+4+4=12 yıl eğitim mecburi. Bir genç 12 yıl mecburi eğitimi bitirdiğinde 18-19-20 yaşında oluyor. 2-3 yıl üniversiteye gideceğim diye bekliyor. Yaşı 21-23 oluyor. Üniversiteye gidenler iyi kötü okuyor. Gidemeyenler mesleksiz kalıyor.
20 yaşında boşta kalan genç işsiz oluyorlar. İstese de geri dönüp demirci, mobilyacı, pimapenci, boyacı, elektrikçi, kombi bakım ustası vb. olamıyorlar. Çünkü bu sanatlar hep küçük yaşta öğrenilebiliyor.
Her üniversite mezunu da sanatkâr olamıyor. Bir yakınım ziraat mühendisi, güvenlikçi olarak çalışıyor. Turizm Yüksek Okulu mezunu et pazarlamada çalışıyor. Bu durum bu çocukların moralini de bozuyor. 12 yıl mecburi eğitim çok işsizlik meydana getiriyor. Okumanın yanında çocukların sanatkâr olmalarına da yol açmak lazım. Çünkü yukarıda saydığım ve benzeri birçok meslek üniversite mezunu olmayı gerektirmiyor. O kadar çocuğun hepsini niye okumaya yönlendiriyorsunuz? Çözümü bir kere daha seslendiriyorum:
Ortaokuldan sonra çocuklar serbest bırakılsın. İsteyen okusun, isteyen çırak, kalfa, usta olsun. Usta sayısı her geçen gün azalıyor. Artık işlerimizi yaptıracak usta bulmakta zorlanıyoruz.
Ben demirciyim 7.000 liraya usta arıyorum bulamıyorum. Arkadaşım mobilyacı 6.000 liraya usta bulamıyor. Türkiye’de iş var, nitelikli işçi ve usta yok. Mahallemizde ev ve oto anahtarcısı bir arkadaş ayda 15 bin lira kazanıyor. Bu işin siyaseti yok. İktidarı muhalefeti yok. Gelin çocuklarımızın istihdamına yönelik önceden tedbirler alalım. Gelecekte ülke olarak çok rahat ederiz.
       Ahmet Demir-Güngören/İstanbul
 
 
Sevgili dedeme mektup
 
Dedeciğim sen bu köşeyi okuyorsun biliyorum. Öncelikle ellerinden öpüyorum. Sen ve senin gibi yaşlılarımıza saygıyla birlikte diyorum ki… “Çocukluğumuzu özlüyoruz, gençliğimizi özlüyoruz” deyip duruyorsunuz iyi güzel de bizler neyi özleyeceğiz? Bizlere özlemden başka anlatacak bir şeyiniz yok mu? Bizler sizden geçmişle ilgili hep ah vah mı dinleyeceğiz? Bizlere yön verecek, hedef gösterecek vizyon oluşturacak bir görev dururken geçmişin hatıralarına sığınmanız biraz kolaycılık değil mi? Sabahtan akşama kadar kendin ve beynindeki düşüncelerden ibaret olan bir hayatla yetinirken, kendi geleceğini garantilemiş olarak biz eğitim çağındaki çocukların ruh hâlini ne şartlarda eğitime gidip geldiğimizi, hangi sınavların stresiyle beynimizi yaktığımızı düşünmeden niye bize hep “bizim zamanımızda” diye başlayan moral bozucu nasihatleri dayatıyorsunuz? Bu nasihatler yerini empatiye, sevgiye muhabbete bıraksa daha iyi olmaz mı? Siz, zamanında ne yaşamış iseniz yaşamışsınız. Şimdiki gelişmelere herkes biliyor ki Merkür kadar uzaksınız. Biz torun olarak size “dedem” diye saygı gösterdiğimiz gibi ne olur siz de bize sizin zamanın ihtiyarları gibi en azından “Rabbim zihin açıklığı versin” diye dua etseniz...
       Torunun Zeynep
  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
621541 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/anlat-derdini-feridun-agabey-e/621541.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT