BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Emsalsiz sanat eseri: Süleymaniye

Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil
Facebook

Her işin bir, hayrın bin mânisi vardır, demişler. Hayırlı ve güzel işlerde hasetçiler ve engel çıkaranlar da artıyor. Günümüzde bu husus zirve devrine erişmiş bulunmaktadır.

Geriye doğru gittiğimizde Osmanlılar döneminde de zaman zaman aynı tavrın ortaya çıktığını görmekteyiz. Nitekim 465 sene önce 7 Haziran 1557’te açılmış bulunan Süleymaniye Külliyesi de bundan nasibini almıştı.

Yahya Kemal’in;

Artarak gönlümün aydınlığı her saniyede

Bir mehabetli sabah oldu Süleymaniye’de

Mısraıyla başladığı divan edebiyatının muhteşem gazellerinden Süleymaniye’de Bayram Sabahı şiirinin abidesi de hasetçilerin hışmına uğramıştı.

17 Haziran 1549 (1550 yılı da verilmektedir) senesinde sadrazam, şeyhülislam ve bütün devlet erkânının huzurunda dualar ve ziyafetlerle temel atma merasimi yapıldı. Sonrasını caminin mimarı Koca Sinan Ağa’nın ifadeleri ile öğrenelim:

“Bir sabah, Cihanın Hakanı olan Selim oğlu Sultan Süleyman Han, ben fakiri huzuruna çağırdı. Bir cami yaptırmak istediğini ve beni bu işe memur ettiğini söyledi.

Bir vakt-i şerîf ve bir sâat-i sâ’d-ü latîfte (güzel ve uğurlu bir vakitte) ol camiye temel vuruldu ve kurbanlar kesilip fakirlere ve sâlihlere sonsuz ihsanlar verildi.

Süleymaniye’de kullandığım dört büyük mermer sütunun her biri bir diyardan gelmiştir. Bunlardan Kıztaşı dedikleri sütun, Bizans zamanında dikilmiş, minare kadar uzun bir taştı.

Padişah-ı âlempenâh’ın emr u fermanıyla, Büyük Kalyon denen sütunlar, itina ile dikildi ve kat kat sağlamlaştırılıp oynamaz, yıkılmaz hâle getirildi. Bu iş için çok çalışıldı. Adam gövdesi kalınlığında halatlar, kadırga direkleri kullanıldı. Binlerce acemi oğlanı bu işlerde hizmet etti. Uzun sütunlar diğer sütunlarla aynı boyda olmak üzere kesildi. Sütunlardan birisi, gemiyle ta Mısır İskenderiyesi’nden getirildi. Diğeri Baalbek’ten Akdeniz’e kadar sürülüp oradan deniz yoluyla İstanbul’a taşındı. Dördüncü sütun da Topkapı Sarayı’ndan söküldü.

Cami için lazım olan bütün ak mermerler, Marmara Adası'ndan, yeşil mermerler Arabistan’dan, somaki mermerler ise başka diyarlardan getirildi.

Kapılar abanos ağacından yapılıyor, en değerli sedefkârlar tarafından işleniyordu.

Renkli ve nakışlı camlar, emsalsiz birer sanat eseri olarak yaptırıldı. Güneşin ve mevsimlerin ışıklarıyla renk değiştirir, caminin içine her an başka bir manzara verirdi.

Nihayet caminin azametli kubbesini kapattım. Hattatların en büyüğü olan Ahmed Şemseddin Karahisârî, kubbeye emsalsiz bir hatla bir âyet-i kerîme yazdı. Her kapıya ayrı kitâbeler kondu. Bu kitâbeler, en büyük sanatkârlara yazdırıldı ve oyduruldu.

 

Hasetçiler!

 

Süleymaniye’yi inşa ederken bir taraftan başka binalar da yapıyor, bilhassa Fenerbahçe Sarayı’nı bitirmeye çalışıyordum. Bu sıralarda saâdetlü Padişah, Edirne’de idi.

Hasetçiler, Padişaha mektup yazıp cami ile uğraşmadığımı, başka işler yaptığımı bildirmişler. Hatta bazı iş bilmezler:

'Bu kadar büyük kubbenin durması muhaldir' diye dedikodular eder, her gün kubbenin çökeceğini hayâl ederlerdi. Cinnet getirip büyük kubbe tutturmak sevdasıyla hayran olduğumu iddia edenler de vardı. Bunlar:

'Binayı kara çamurdan çıkarmaya kadir değildir. Ayıbı zahir ola, kubbenin durmasında şüphe vardır. Herif bu kubbeye hayrandır, heman günün geçirir, tedârükten kalmış, sevda galebesiyle cünûn vadisine varmıştır' diyorlardı.

Bir gün mermercilerin çalıştığı sahadaydım. Caminin mihrap ve minberinin ne şekilde oyulması gerektiği hususunda mermerci ustalarıyla müzâkere ediyordum. Ansızın saadetlü Padişah geldiler. Kemâl-i edeple selamlayıp ellerimi kavuşturarak huzurlarında durdum. Gazap ve celâllerini belli ederek;

-Niçin benim camiimle mukayyet olmayup, mühim olmayan nesnelerle vakit geçirirsin? Bana, bu bina ne zamanda tamam olur, tez haber ver. Yoksa sen bilirsin! buyurdular.

Cihan Hakanı’ndan şimdiye kadar işitmediğim bu ağır hitap karşısında şaşırdım, dilim tutuldu. Ancak şu sözleri söyleyebildim:

-Saadetlü padişahım devletinde inşallahü teâlâ iki ayda tamam olur!

İki ay, sözüne Padişah kadar maiyeti de şaşırdı. Maiyetinden biri beni himaye etmek için:

-Mimar Ağa, dedi. Saadetlü Padişahımız ne buyururlar işitir misin? Bu bina, ne zaman kapısı kapanacak şekilde tamam olur?

-İki ay tamam olunca, bu bina da tamam olur, diye cevap verdim ağzımdan çıkan ilk sözden dönmedim. Cihan Hakanı;

-Ağalar, mimarbaşı ne dedi şahit olun, buyurdu. Sonra bana dönüp; 'İki ay olunca tamam olmazsa seninle söyleşirüz!' dedi. Saadetle Saray-ı Hümâyun’a revân oldu.

 

Cinnet mi geçirdi?

 

Hazreti Padişah, Saray-ı hümâyuna vardıklarında, Hazinedârbaşına ve sair maiyetlerine;

-Ben böyle bir karşılık beklemiyordum. Galiba Mimarbaşı’nın cinnet geçirdiği açığa çıktı. Hiç iki ayda bir nice yıllık iş mümkün müdür? Adam, başının korkusundan aklını aldırdı. Çağırıp siz de sual ediniz, görün ne cevap verir. Eğer sözü karıştırırsa, bina ahvâli müşkül olur, buyurmuşlar.

Saraya davet edildim. Derhal gittim. Hazinedârbaşı;

-Ne zamanda tamam olması mümkündür? dedi.

-Padişah Hazretlerine 'İki ayda tamam olur', deyu cevap verdim. 'Hem biliyorsunuz sizleri şahit tuttular. İnşaallahü teâlâ iki ayda tamam edip tarihe namımı bırakırım', dedim.

Cevabımı Cihan Hakanı’na arz edip dediler ki:

-Padişahım, adama gayret düşmüştür. İnşaallah akl-ı evveldir, bu ihtimam ki, bunda vardır, yakında cami-i şerifinizde namaz kılınmak nasip ola!

Bunun üzerine, bütün şehirde ne kadar işe yarar sanatkâr ve usta varsa topladım. Hepsine iş verdim: Yalnız gündüzleri değil, geceleri de çalıştırıyor ve boş bir saat bile geçirmiyordum. Bir hafta sonra Saadetlü Padişah, tekrar teşrif ettiler:

-Mimarbaşı, buyurdular: “Kavlinde ber-karar mısın?

-Allah’ın inayetiyle, ol günden iki ay olunca Saadetlü Padişahımın himmetleriyle cami-i şerifini tamamlayıp kapısını kaparım, dedim. Ardından Rabbime tazarru ve niyaz eyledim:

 

İlâhi, binbir adın hürmetiyçün

Habibin Mustâfâ’nın izzetiyçün

Ziyâd et Padişahın devletini

Adûya fırsatını nusretini

Bana tevfîkıni hemrâh ü yâr et

Esâsın bu binanın üstüvâr et

 

Nihayet iki ay tamam oldu. Allah’ın inayeti ve Padişahın himmetleriyle bitmedik bir köşe kalmadı. Süleymaniye tamamlandı. Cümle kapısını ve diğer kapılarını kapadım. Cihan Hakanı, maiyetleri ve devlet ileri gelenleriyle teşrif buyurdular. Caminin anahtarlarını mübarek ellerine teslim ettim.

Padişah hazretleri, maiyetindeki bir zata dönüp;

-Caminin kapısını açmaya en lâyık kimdir? buyurdu.

-Padişahım, Mimar Ağa bendeniz, bir pîr-i azizdir. Camiyi açmaya herkesten fazla o lâyıktır, cevabını aldı. Bunun üzerine Cihan Padişahı olan Sultan Süleyman Han bana dönüp;

-Bu bina eylediğin Allahü teâlânın evini sıdk u safa ve dua ile yine senin açman evladır, dedi. Dua ederek anahtarını can u gönülden bana verdi. 'Ya Fettah!'  deyip kapıyı açtım. Padişahın tarife gelmez iltifat ve ihsanlarına nail oldum..."

 

Süleyman! Torunumun oğlu!

 

Asırlar sonrasında, sanat tarihçilerimizin, “Türk sanat tarihi araştırmalarının babası” diye adlandırdıkları Fransız Albert Gabriel, Fatih Sultan Mehmed’le yaptığı hayali söyleşisinde Süleymaniye Camii’nin karşısında onu şöyle seslendirecektir:

“Süleyman! Torunumun oğlu! Sen ecdadın gibi yalnız fetihlerin, zaferlerin şan ve şerefini kazanmakla kalmadın. Asrına ismini verdin. Bütün dünya senin haklı şöhretin önünde yerlere eğildi. En tanınmış hükümdarlar ittifakına can attılar. Herkese nasip olmayan bir mazhariyetle şu muhteşem camiyi, şu şaheseri meydana getirip Türklerin eski payitahtına bir tac olarak hediye ettin.

Böylelikle benim ancak tasarladığım bir şeyi sen tamamlayarak büyük bir bâni namını aldın. Ben ki hayatımda kimsenin bahtına imrenmemiştim. Bugün bu şahane eserin karşısında sana imreniyorum Süleyman!”

Süleymaniye Külliyesi'nin açılış merasimi vesilesiyle Şah Tahmasb, Kanunî’yi tebrik için İstanbul’a fevkalâde bir el­çi ile nadide Kur’ân-ı kerim nüsha­larından mürekkep hediyeler göndermişti. Bu münasebetle Şah'ın oğlu Hudabende, veziriazama, Şah'ın zevcesi de Hürrem Sultan’a teb­rik mektupları göndermişlerdi Fatih’in Sahn-ı seman medreselerine mukabil yaptırılan Süleymaniye medreseleri ise, o devrin en yüksek ilim müesseseleri olmuş ve buralara en muk­tedir müderrisler getirilmesine Padişah bilhas­sa dikkat göstermişti...

 

 

TEFEKKÜR

 

Ordu-milletlerin en çok döğüşen, en sarpı
Adamış sevdiği Allah’ına bir böyle yapı
En güzel mâbedi olsun diye en son dînin
Budur öz şekli hayâl ettiği mîmârînin

                                           Y. K. Beyatlı

  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
628227 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/prof-dr-ahmet-simsirgil/628227.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT