"Mutfaktaki Jeopolitik" mi yoksa "Değişken Ülke Stratejileri” mi önemli?
Bu sorulara bizim ülkemiz gibi derin tarihî geçmişi olan, devletini kutsallaştırmış birkaç nadir ülke hariç neredeyse bütün ülkelerdeki halk yığınları “mutfaktaki strateji önemli” cevabını verir! Pek çok ülkede geniş halk kitlelerinin ‘mutfak’ nedeniyle politik tercihlerini değiştirebildiği hemen herkesin malumu net bir vakıadır zira!
Bugün bizleri de yakından ilgilendiren bir hakikat var: Küresel jeopolitiğin fay hatları yerinden oynarken, artık devletlerin gücü sadece askerî ve politik yönüyle değil, vatandaşının tabağına koyabildiği gıdanın ekonomik olarak uygunluğuyla, güvenliğiyle ve arzıyla da ölçülüyor.
İşte bu nedenle geçtiğimiz günlerde Kazakistan’ın başkenti Astana’da Adriyatik’ten Çin Seddi’ne uzanan o gök mavili Türk coğrafyasının ve İslam dünyasının “kendi kendine yetebilme" potansiyeli masaya yatırıldı. Bu kez masanın bir tarafında TDT karşı tarafında da İGGT vardı.
Bu tarihî buluşma, Türk Devletleri Teşkilatı (TDT) Genel Sekreteri Kubanıçbek Ömüraliyev ile İslam Gıda Güvenliği Teşkilatı (İGGT) Genel Direktörü Berik Arın’ı aynı masada aynı stratejik hedeflerle buluşturdu. Toplantı, sadece bürokratik bir imza töreni değil, üye ülkelerin Tarım Bakanları ve stratejik planlama uzmanlarının katılımıyla gerçekleşen "üst düzey" bir irade beyanıydı.
Bu masada Türkiye’nin tarımsal teknoloji tecrübesi, Kazakistan ve Özbekistan’ın uçsuz bucaksız verimli arazileri, Azerbaycan’ın lojistik gücü ve Kırgızistan’ın su kaynakları tek bir vizyonda birleşti.
Peki, bu buluşma neden bu kadar önemliydi?
Dünya, iklim krizinin getirdiği ani don olayları, kuraklık ve tedarik zincirindeki kırılmalarla boğuşurken, Türk dünyası ve İslam dünyası bu mutabakatla kendine bir "Gıda Çelik Kalkanı" örüyor. İmzalanan ‘Mutabakat Zaptı’ (MoU), bir kâğıt parçasından çok daha fazlası anlamına geliyor. Nitekim bu vizyon belgesi, bölgesel bir gıda rezerv sistemini kurma, akıllı tarım teknolojilerini ortak havuzda toplama ve en önemlisi, dışa bağımlılığı minimize etme projesidir. Ayrıca Kırgısiztan’ın kadim şehirlerinden Çolpon-Ata’nın "Türk Dünyası Tarım Başkenti" ilan edilmesi, bu vizyonun sahadaki en somut nişanesiydi!
Bu tür zirvelerin protokol takvimlerinde birer anı ve durak olarak kalmaması hayati önem taşıyor. Geçtiğimiz günlerde de değindiğimiz üzere özellikle hayati projelerin tozlu raflara kaldırılmasında sorumluluğu olan hemen herkese bunun hesabı mutlaka ama mutlaka sorulmalıdır…
Aslında bu kabîl toplantılar daha sıklıkla düzenlenmeli, takibi yapılmalı ve her mevsim ivedilikle güncellenmelidir. Peki neden sık sık güncellenmeli? Çünkü tarım statik bir alan değildir, dinamiktir! İklim ve mevsim her an değişiyor, tohum teknolojisi her dakika gelişiyor, verim alma ve ürün kaldırma her saniye değişiyor! Ve hatta tarım işçisi potansiyeli dahi değişiyor! Mevsimlik tarım işçisi kavramlarını hatırlayalım!
Türk dünyası, her yıl güncellenen bir "Tarım Yol Haritası" ile dünyadaki gıda krizlerine karşı proaktif bir refleks geliştirmek zorundadır. Binaenaleyh bizim ihtiyacımız olan şey bellidir! Bu da dijitalleşmiş, veri paylaşımını anlık yapan ve kriz anında bir üyenin eksiğini diğerinin saniyeler içinde tamamladığı canlı bir organizma olma vizyonudur.
Hasılı, Astana’da atılan bu imzalar, Türk dünyasının sadece dil ve tarih birliği değil, bir "ekmek ve su birliği" olduğunun da tescilidir aslında! Gıda güvenliği, bugünün dünyasında en az siber güvenlik kadar elzem, en az sınır güvenliği kadar kutsaldır. Bu zemin üzerine inşa edilecek tarımsal entegrasyon, Türk asrının en somut ve en insani sütunu olacaktır.
Şimdi sormamız gereken asıl soru şudur:
Bu stratejik ortaklık, sofralarımızdaki bereketi kalıcı kılmak için gereken o büyük sıçramayı yapmaya hazır mı?
Evet, zemin sağlam, sıçrama hazır, diyen sesleri duyar gibiyim. Bu zeminin üzerine her gün bir tuğla daha koyarak yükseltmek, Türk dünyasının yeni nesil liderlerinin en büyük sınavı olacaktır zira. Sorumluluğu olan hiç kimse bunu bir saniye dahi aklından çıkarmamalıdır.

