BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Yol boyunca aklına neler gelmiyordu ki?..

Durumu, sevdiceği Nene Gelin'e belli etmemeye muvaffak olmuşsa da içi sıkılıyordu...
 
 
Mehmet Abdullah; arada sırada, yolunda gitmeyen, bahçelere atlamaya çalışan koyunlarına, kuzularına çıkışıp duruyordu. Baş edemeyeceğini anlamış olmalı ki, ıslık çalarak köpeklerini çağırdı. İki azman köpek havlayarak yanına geldi. “Neredesiniz yaramazlar? Deminden beri sizi bekliyorum!” deyip azarladı, onlar da sahiden anlıyorlarmış gibi boyun bükerek itaat ediyorlardı. Bu durumu gören Nene, kocasının hâline güldü, el sallayıp tandır başına hareket etti.
Sağa sola dağılan sürü, köpeklerin gelmesiyle toparlandı en önde giden tekelerin peşine takıldı, kırlara doğru yola revan oldular.
           ***
Mehmet Abdullah, ellerini siper ederek, karşı dağların ardınca yükselen güneşe baktı. Sanki bir şeyler arıyormuş gibi daha dikkatlice bir kere daha ufuk hattını taradı. Sevdiceği Nene Gelin'e belli etmemeye muvaffak olmuşsa da içi sıkılıyordu, kalbinde tarifsiz bir elemin ilk izlerini duyuyordu.
“İhtiyar babacığımın, anacığımın, taze bebeğimizin de bakıma ihtiyacı var. Cenâb-ı Allah erzel-i ömürden muhafaza buyursun. Mübarek hocam hep böyle duâ ederdi. Demek ki, rezil hayat kolay değilmiş. İyi ki Nene gibi bir gelinleri başlarında, yoksa ne yapardım bu köy yerinde? Allah vere de tamamen elden ayaktan kesilmeseler! Yatalak olup kalmasalar! Gerçi bizimki, onların bir dediğini iki etmiyor da. Bana yâr olan Nene kadın, anam babam için ne de olsa elkızı. Çok şey isteyemem ki! Hoş, şimdi kumrular gibi anlaşıyorlar. Gelin kaynana, kayınpeder birbirlerine yük olmuyorlar. Fakat, yarınların ne getirip götüreceği belli değil” dedi, iki elini başına kaldırdı. Ansızın yansıyan kızıl güneş hüzmeleri, kamaştırmış olmalı ki, gayr-i ihtiyari gözlerini ovdu. Böylece, işlerden dolayı büyük bir ağırlığın çöküverdiği göz kapaklarını rahatlattı.
Yol boyunca aklına neler gelmiyordu ki?
"Ah, şu kalbim!" dedi. "Niçin kabına sığmıyor bilmem ki? Sanki şuracığımda, göğsümün tam ortasında, yaramaz bir kuş var, durmadan “pır pır” edip kanat çırpıyor. Etrafını kuşatan kafesi kırıp içinden çıkmak istiyor. Ah zavallı gönül kuşum! Azad olmayı umuyor! Hoş, güzelim bu dünya da vefa olmayacağını bilmeyenimiz yok ama yine de bu insanoğlu yok mu? Rahatlık batıyor! İlla bir hır çıkaracak! Kan dökecek, evleri yıkacak, ocakları söndürecekler ki duralar! İhtiyarlar vefat etmeden Erzurum’da bir ev alabilsem, o tarafa bir geçebilsek!.. Birazcık rahat ettirir, duâlarını alırdım!"
Bütün sürü, tam tekmil ilk yamacı sardı otlamaya başladılar. Umudun binlercesinin boy boy, dal dal yükselttiği çimenleri kemirmelerini seyrediyordu ama kafası başka şeyler düşünüyordu  Mehmet Abdullah'ın.
Kocaman duman rengi çoban köpekleri önce “kulaklandı”, sonra sürünün iki yanından, hızla ileri fırladılar, biraz sonra da nefes nefese geri döndüler.  Mehmet Abdullah’a kur yapar gibi etrafında dönüp durdular. “Hayırdır inşallah!” derken, gözü de köpeklerin gidip geldiği istikamette bir şeyler arıyordu. DEVAMI YARIN
  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
615334 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/ragip-karadayi/615334.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT