Dinle
Kaydet
Türkiye Gazetesi
Güçlü olmak haklı olmak mıdır? Yeni küresel sınav....
0:00 0:00
1x
a- | +A

ABD ve İsrail ortaklığı, “güçlünün hukuku”na dair pek çok teoriyi yeniden gündeme taşıdı. Oysa güçlü olmak, haklı olmak anlamına gelmez. Bugünün şartlarında ABD ve İsrail önemli imkânlara sahip olabilir; ancak bu, onları otomatik olarak haklı kılmaz. ABD Başkanı Donald Trump ise dünyada çoğu zaman örtük biçimde işleyen bu anlayışı artık açık ve sert bir şekilde uyguluyor. Başlangıçta kontrollü görülen zikzakları, bugün farklı bir boyuta ulaşmış durumda. Neredeyse herkesi ve her zemini tehdit eden bir yaklaşımı yeni siyaset yöntemi hâline getirdi!.. Dünya bu yükü ne kadar taşıyabilir, asıl soru budur...

Cepheler giderek daha belirgin hâle geliyor. Devletler, güvenlik doktrinleri üzerinden pozisyon almaya zorlanıyor. ABD’nin Körfez’deki en yakın müttefikleri bile politikalarını sil baştan gözden geçirmek durumunda kaldı. Trump’ın çizgisi esas alınırsa Orta Doğu’nun, katil Netanyahu yönetimindeki İsrail’in arzu ettiği mezhep çatışmaları sürecine sürüklenme riski artar. Bu ise yalnızca İsrail’in işine yarar. Bölge ülkelerinin bu gerçeği yeniden değerlendirmesi artık bir zorunluluk hâline gelmiştir...

ABD-İsrail iş birliğiyle yürütülen İran’a yönelik baskı ve saldırılar, beklenen sonucu üretmiş görünmüyor. Evet, İran yorgundu ve daha da yıprandı; ancak benzer bir yıpranma ABD için de söz konusu. Dahası, ahlaki ve hukuki üstünlüğün önemli ölçüde İran’a geçtiği yönünde bir algı oluştu. Bu durum, ABD açısından ciddi bir sorun teşkil edebilir. Trump henüz bunu tam anlamıyla kavrayabilmiş değil; fakat ABD içinde bunun sorgulanacağı bir sürece girilmesi sürpriz olmayacaktır.

ABD’nin, İsrail ve siyonist lobinin etkisi altında hareket ettiği yönündeki değerlendirmeler güç kazanıyor. “Bu coğrafyayı dönüştürme” iddiasıyla yürütülen baskı politikaları, dengeleri yeniden şekillendiriyor. ABD’nin müttefikleri dahi yeni arayışlara yöneliyor. Çünkü savaşlar her zaman güçlüleri masaya getirir; fakat sonuçları belirleyen yalnızca güç değildir. Nitekim Trump, tüm iddiasına rağmen İran’ı istediği şekilde masaya getirebilmiş değildir. Açıklamalarındaki tutarsızlıklar da bunu ortaya koyuyor.

Bir yandan “önceliğim rejim değil” derken, kısa süre önce İran halkını rejime karşı “özgürleştirme” söylemini dillendiriyordu. Hem Netanyahu hem de Trump’ın İran halkını sokaklara çağırmasına rağmen, halkın büyük bölümü -rejimle sorun yaşayan kesimler dâhil- devleti koruma refleksiyle hareket etti. Bu tablo, beklentilerin tersine bir sonuç doğurdu.

Trump’ın bir dönem stratejik araç olarak kullandığı “öngörülemezlik”, artık denge unsuru olmaktan çıkmış görünüyor. Bu durum, onun uluslararası alandaki güvenilirliğini de zedeliyor. Oysa Trump için güçlü ve başarılı bir lider imajı hayati öneme sahip. Bu nedenle küçük de olsa bir “başarı” görüntüsü, onun yeniden hamle yapması için yeterli olabilir. Ancak burada İsrail yanlısı lobilerin etkisini de göz ardı etmemek gerekir.

İran tarafında ise sistemin “kâğıttan kaplan” olmadığı ortaya çıktı. Bu süreç, orta ve uzun vadede İran’ın kendi içinde bir dönüşümü zorunlu kılabilir. Rejim anlayışında daha esnek ve kısmen liberal açılımların gündeme gelmesi ihtimal dâhilindedir. Bunun nasıl şekilleneceğini zaman gösterecek.

Ancak en kritik mesele şudur: Orta Doğu’nun mezhep temelli çatışmalara sürüklenmesine izin verilmemelidir... Bu noktada Türkiye başından itibaren farklı bir çizgi izlemektedir. İsrail’in saldırgan tutumuna karşı çıkarken, ABD’yi dengelemeye çalışan bir diplomasi yürütmekte ve İran etrafında genişlemesi muhtemel cepheleşmeyi sınırlamaya gayret etmektedir. Körfez ülkeleri üzerindeki etkisini de bu yönde kullanarak gerilimin yayılmasını engellemeye çalışmaktadır.

Nitekim İran’dan atılan füzelere rağmen Körfez’de dengenin korunmasında Türkiye’nin rolü dikkat çekicidir. ABD’nin NATO müttefiklerini doğrudan çatışmaya çekme çağrısına verilen olumsuz cevaplar da Trump’ın içinde bulunduğu çıkmazı göstermektedir.

Sonuç olarak İran ciddi zarar görmüş olsa da bu durum, Trump ve Netanyahu’nun hedeflerine ulaştığı anlamına gelmemektedir. En azından şimdilik böyle bir sonuç ortaya çıkmamıştır. Buna karşılık ABD ile uzun vadeli ilişkiler yürüten ülkeler açısından yeni bir değerlendirme dönemi başlamıştır. Güven meselesi yeniden tartışmaya açılmış, ittifaklar ve dengeler değişim sürecine girmiştir. Bu konunun önümüzdeki dönemde daha fazla tartışılacağı açıktır.

Sevil Nuriyeva’nın önceki yazıları…