Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Türk dünyası vizyonu yalnızca duygusal bağlarla açıklanabilecek bir yaklaşım değildir. Erdoğan, Türk dünyasıyla bağlantılı meseleleri güvenlikten ekonomiye, kültürel kodlardan stratejik geleceğe kadar çok boyutlu bir perspektifle ele almaktadır. Türk dünyasına ilişkin ortaya koyduğu tüm stratejilere baktığımızda bunu açıkça görmek mümkündür.
Son 20 yıldaki hamleler değerlendirildiğinde, Türkiye ile Türk dünyası arasındaki ilişki ağının özellikle FETÖ’nün ifşası ve 15 Temmuz direnişi sonrasında farklı bir boyuta geçtiği açıktır. Hatta Türk dünyası üzerine analiz yaparken özellikle 15 Temmuz sonrası döneme odaklanılması gerektiğine inanıyorum.
Çünkü maalesef Türkiye adına sahada devrede olan FETÖ projelerini, Anglosakson-İsrail ittifakıyla birlikte okumak gerekiyor. Üzülerek ifade etmek isterim ki, bölge insanı uzun süre Türkiye’yi temsil ettiğini düşündüğü bu yapının peşine sürüklendi. Bu nedenle 15 Temmuz yalnızca Türkiye açısından değil, Türk dünyası açısından da bir kırılma noktasıdır...
Bugün hâlâ bu yapının tamamen temizlendiğini söyleyebilmek için elimizde yeterli done bulunduğunu düşünmüyorum. Hatta bazı isimlerin belirli görevlere atanması, Türkistan coğrafyasında meselenin vahametinin tam anlamıyla kavranamadığını da göstermektedir.
Biliyorum, bunlar tadımızı kaçıran meseleler. Fakat gerçeklerle yüzleşmeden, sorunların üzerinde düşünmeden doğru yolu bulabilmemiz kolay değildir.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu konuda büyük bir mesai harcadığını görüyor ve biliyoruz. Cumhurbaşkanı Erdoğan Türkistan hattındaki bu tabloyu tersine çevirebilmek adına yalnızca hükûmetler arası ilişkilerle değil, sivil toplum üzerinden yürütülen çalışmalarla da sonuç alınabileceğini doğru hesapladı.
Türk dünyası devletleriyle daha fazla çalışmak, anlatmak, yılmadan yeni projeksiyonlar ortaya koymak konusunda Başkan Erdoğan’ın önemli bir başarı ortaya koyduğu açıktır. Çünkü küresel düzeyde yaşanan değişim ve dönüşüm süreci; yeni ittifakları, yeni ortaklıkları ve stratejik gelecek arayışlarını beraberinde getirirken sosyolojik iş birliklerinin de ne kadar hayati olduğunu göstermektedir.
Türkiye, yeni dünya düzenine tüm imkânlarıyla hazırlık yapıyor. Yeni ittifaklar meselesi üzerine uzun yıllardır yazıyorum. Çok kutuplu dünya modeli kapıya dayandığında Türkiye, elindeki bütün imkânları masaya koyabilecek bir hazırlık içerisindedir.
Türk dünyası meselesine yalnızca duygusal bir başlık olarak bakanlardan değilim. Edebiyatı çok seviyorum ve kültürel bağın temel taşı olduğuna inanıyorum. Ancak kalıcı bir gelecek inşasında yalnızca edebiyatın yeterli olmayacağını Cumhurbaşkanı Erdoğan ilk günden gördü ve stratejilerini buna göre şekillendirdi.
Ekonomik ve enerji temelli hamleler, reelpolitik gerçekleri daha da pekiştirdi. Savunma sanayiindeki yeni yaklaşımlara baktığımızda ise ortak çalışmaların önemini daha net görüyoruz. Dünyayı kuşatan savaşlar zinciri ve paylaşım mücadeleleri savunmanın kıymetini yeniden ortaya koyarken, Türk devletlerinin Türkiye ile ortak savunma hattına yönelim gösterdiği de dikkat çekmektedir.
Ancak ben en büyük yatırımın insan olduğuna inanıyorum. Türk dünyası kavramında ve Türk devletleriyle ilişkiler meselesinde en önemli aktör insandır.
Bu coğrafyada aktif rol alan bölgesel ve küresel güçlerin çalışma alanları bellidir. Özellikle dikkatimi çeken noktalardan biri, "insan düşmanı İsrail"in bölgedeki aktifliğidir. Aslında bu yeni bir durum da değildir. İsrail geçmişte de farklı yöntemlerle sahadaydı. Bölgenin tarım, enerji ve savunma projelerine uzun süredir nüfuz etmeye çalıştığı bilinmektedir.
Sosyolojik çalışmalarını ise FETÖ benzeri yapılar üzerinden yürüttüğüne dair gerçekler artık daha görünür hâle gelmiştir. İnsan faktörünün önemine vurgu yaparken kastettiğim temel mesele de budur.
Bugün Türkiye meseleye yalnızca edebiyat penceresinden değil, çok daha geniş ve çok boyutlu bir perspektiften bakmaktadır. Ve en önemlisi, Türkiye artık meseleye gerçekten Türkiye olarak bakmaktadır...
Yani Türkiye görüntüsü altında hareket eden Anglosakson-İsrail etkisini tasfiye edecek yöntemler geliştirirken, aynı zamanda küresel sistemin dayattığı bazı denklemleri de değiştirmeye çalışmaktadır.
İsrail’in Türk devletleri üzerindeki etkisini dikkatle analiz etmek gerekir. Görüntüye bakarak hızlı hükümler vermek doğru değildir. Bölgede uzun yıllardır ağ kurmuş yapıların tehlikesi bugün dünyanın birçok toplumu tarafından yeni yeni fark edilirken, Türk dünyası devletlerinin bunu çok önceden bütünüyle görmesini beklemek de gerçekçi değildir.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, FETÖ ile birlikte coğrafyaya musallat olan yapıları anlatmaktan ve muhataplarını ikna etmeye çalışmaktan hiçbir zaman vazgeçmedi. Esas sonuçların orta vadede daha net ortaya çıkacağı kanaatindeyim.
Ancak insan faktörünü dikkate alan, doğru kişilerle ve doğru isimlerle yürütülen süreçlerin başarılı olacağından şüphe duymuyorum. Bu nedenle Türkiye, sabırla eksik gördüğü alanları düzeltmeye çalışıyor. Bu durum yalnızca Türkiye açısından değil, Türk dünyası devletleri açısından da hayati önem taşıyor.
Kendi devletine, milletine ve ülkesine bağlı yerli ve millî isimler de Erdoğan’ın uyarılarına kulak vermektedir...
Burada bize düşen en önemli şey sabırdır. Sabırsızlıkla kurulan, kalp kıran cümleler coğrafyayla kurulan bağa zarar verir. Türk dünyasına bakarken o coğrafyanın şartlarını, dengelerini ve hassasiyetlerini iyi anlamak gerekir. Bunları anlamadan, yalnızca düz mantıkla meseleye yaklaşmak sağlıklı sonuç üretmez.

