Dinle
Kaydet
Türkiye Gazetesi
CHP’de Kurucu Mirasın Talanı: Belediye başkanları ...
0:00 0:00
1x
a- | +A

Ana muhalefet siyaseti, yalnızca iktidarı eleştirme sanatı değildir; aynı zamanda temsil ettiği değerleri koruyabilme sorumluluğudur. Türkiye’de ana muhalefet uzun zamandır fikirlerin, ilkelerin ve toplumsal vizyonların yarışından çok; sayılar, algılar ve seçim matematiği üzerinden yürüyen mekânik bir güç mücadelesine dönüştü. Oysa bir siyasi partinin gerçek gücü, kazandığı belediye sayısıyla ya da ulaştığı oy oranıyla değil; toplum nezdinde inşa ettiği ahlâki meşruiyetle ölçülür.

Çünkü seçmen yalnızca hizmete değil, temsil duygusuna da oy verir. Güven veren bir dile, tutarlı bir siyasi karaktere ve kriz anlarında bile korunan bir etik çizgiye bakar.

Bugün CHP’de yaşanan istifalar, yalnızca birkaç belediye başkanı ve meclis üyelerinin pragmatik bir saf değiştirme hamlesi olarak geçiştirilemez. Bu tablo; yüzeyin altında büyüyen bir kimlik krizinin, tarihsel aidiyet aşınmasının ve en önemlisi de siyasal ahlak tartışmasının dışa vurumudur...

Açık konuşalım;

Bir siyasetçinin CHP listelerinden seçilip kısa süre sonra başka bir siyasi hatta geçmesi etik açıdan ağır bir tartışma üretir. Çünkü seçmen sandıkta yalnızca kişiye değil, temsil ettiği siyasal iddiaya ve değerler bütününe oy verir. Bu nedenle seçmen iradesinin sonradan farklı siyasi hesaplarla yeniden konumlandırılması meşru bir eleştiri alanıdır...

Ancak meseleyi yalnızca ihanet başlığına sıkıştırmak da büyük resmi görmemektir...

Asıl soru şu;

Bu partinin 25-30 yıllık kemik kadroları neden sessizce uzaklaşıyor?

1938 sonrası: Millî refleksten bürokratik merkeze

Uzun zamandır dile getirdiğim bir tez var; CHP’nin gerçek ideolojik kuruluşu 1938 sonrasında tamamlandı...

1923’ün CHP’si, bir devlet kurma iradesinin siyasal çatısıydı. İçinde milliyetçiden muhafazakâra, devletçiden modernleşmeciye kadar farklı damarlar taşıyan geniş bir millî mutabakat zemini vardı...

Nitekim 23 Nisan 1920’de açılan ilk Meclis’in ruhuna baktığınızda bunu açıkça görürsünüz. Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın yayımladığı genelgede; Cuma namazı kılınması, hatimler okunması, dualarla Meclis’e gidilmesi ve Sancak-ı Şerif taşınması özellikle isteniyordu. Çünkü kurucu irade, milletin manevi damarından kopuk bir mücadelenin başarıya ulaşamayacağını biliyordu.

Ancak özellikle 1938 sonrası süreçte parti, halkla organik bağ kuran millî reflekslerinden giderek uzaklaştı. 1944 Türkçülük Davaları yalnızca hukuki bir süreç değil; aynı zamanda devletin ideolojik ekseninin yeniden tahkim edilmesiydi. Turancı ve yerli damar sistem dışına itilirken, yerine daha bürokratik, daha merkeziyetçi ve topluma mesafeli bir siyasi akıl inşa edildi.

Sonraki yıllarda laiklik de özgürlükçü bir hukuk ilkesi olmaktan çok, zaman zaman toplumun dinî görünürlüğünü baskılayan sert bir modernleşme aracına dönüştü.

Ezanın Türkçeleştirilmesi…

Başörtülü kadınların eğitimden ve kamusal alandan dışlanması…

İnanç sahibi insanların devlet mekanizması içinde görünmez hâle getirilmesi…

Bütün bunlar, CHP ile Anadolu’nun muhafazakâr hafızası arasında derin bir duygusal kopuş oluşturdu.

Çünkü toplumun geniş bir kesiminde, kendisine ait inançların, geleneklerin ve kültürel kimliğin; çağdaşlaşma adına kamusal hayatın dışına itildiği yönünde derin bir kanaat oluştu.

"Temiz Siyaset” sermayesinin aşınması

Bugünkü kriz ise geçmişin ideolojik tartışmalarından daha ağır bir zeminde ilerliyor!.. Ahlâki üstünlük krizi…

CHP seçmenini yıllarca konsolide eden temel unsur yalnızca hizmet değildi. Partiyi ayakta tutan asıl psikolojik eşik, etik fark duygusuydu.

“Bizimkiler eksik yapabilir ama kamu ahlâkını savunur.”

“Bizimkiler liyakati önemser.”

“Bizimkiler şeffaflığı esas alır.”

Bu söylem CHP’nin en büyük siyasal sermayesiydi.

Fakat bugün o sermaye ciddi biçimde aşınıyor.

Otel lobilerinde ortaya saçılan görüntüler…

Para kuleleri tartışmaları…

Umuma açık alanlarda bantlanan kameralar...

Belediyeler etrafında yoğunlaşan şaibe iddiaları…

Parti içi hizip savaşları…

Ve kriz yönetimi yerine gerilim üretmeyi merkeze alan, siyasal meşruiyetini rasyonel söylemden çok sertleşen reaksiyon dili üzerinden kuran bir iletişim tarzı…

Bütün bunlar CHP’nin yıllarca rakiplerine yönelttiği eleştirilerin, bugün dönüp kendi kapısına dayanmasına neden oluyor.

Bir parti kendi kurduğu ahlâki dili aşındırmaya başladığında, seçmen nezdindeki çözülme de ideolojik değil vicdani olur...

Kurucu miras mı, siyasal kalkan mı?

Belki de bugün asıl tartışılması gereken mesele tam burada başlıyor.

Çünkü Türkiye’de milyonlarca insan için CHP tabelası sıradan bir parti tabelası değildir. O tabela; Millî Mücadele’nin, Cumhuriyet’in kurucu hafızasının ve devlet ciddiyetinin tarihsel yükünü taşır...

Ancak bugün ortaya çıkan bazı görüntüler, bu tarihsel miras ile güncel siyasi pratik arasındaki mesafeyi büyütüyor.

Toplumun bir kesimi artık şu soruyu sormaya başladı: Kurucu değerleri temsil ettiğini söyleyen bir siyasi yapı, gerçekten o tarihsel ağırlığın ahlâki sorumluluğunu taşıyor mu; yoksa o büyük kurumsal mirası kirli siyasetinin koruyucu zırhı olarak mı kullanıyor?

Zira bir partiyi ayakta tutan yalnızca geçmişi değil; istikamet ve istikrar üretme kabiliyetidir. Oysa bugün CHP’de bu iki temel siyasal omurganın zayıfladığına dair güçlü bir algı oluşmuştur.

Nitekim bugün gelinen noktada, kurucu mirasın bir vizyon üretmek için değil; mevcut yönetimin siyasal zaaflarını gizlemek için kullanılan bir meşruiyet perdesine dönüştüğü açıktır.

Bugün bazı isimlerin AK Parti’ye yönelmesi yalnızca basit bir pragmatizm ya da makam arayışı değildir. Bunun bir boyutu da CHP’nin kurduğu yüksek ahlaki söylem ile sahadaki siyasi pratik arasındaki mesafenin oluşturduğu kırılmadır.

Büyük partiler dışarıdan gelen darbelerle değil; içeride yaşanan aidiyet kaybıyla, omurga aşınmasıyla ve tutarlılık krizleriyle yıpranır.

CHP bugün sadece belediye yönetmiyor; aynı zamanda kendi tarihsel meşruiyet sınavını, hem de en ağır biçimde veriyor. Fakat asıl acı olan, bu sınavın bir fikir meydanında değil, kapalı kapılar ardında, şaibeli pazarlıkların gölgesinde veriliyor olmasıdır.

Seçmenine lâiklik, cumhuriyet ve Atatürk diyerek en kutsal değerler üzerinden seslenen bir yapının; arka planda otel odalarında kurulan denklemlerle, kaynağı belirsiz para kuleleriyle ve belediye koridorlarındaki hizip savaşlarıyla anılması, sadece siyasi bir zaaf değil kadim hafızaya ihanettir.

Şimdi CHP seçmeninin durup şu soruyu sorma vaktidir: "Biz, Millî Mücadele’nin tozuyla kurulan o şerefli koltuğu; birilerinin ikbal kavgasına, otel odalarındaki ihale fısıltılarına ve siyasi pragmatizmin kirli oyunlarına kurban mı edeceğiz?"

Atatürk’ün "Benim iki büyük eserim vardır; biri Türkiye Cumhuriyeti, diğeri Cumhuriyet Halk Partisi" dediği o millî miras, bugün birilerinin siyasi rant sahası hâline gelmişse, kopanlar sadece birkaç belediye başkanı ve belediye meclis üyesi değildir; kopan bizzat partinin omurgasıdır.

Eğer bu gidişata dur denilmezse; yarın halkın karşısına çıkıp "biz temiziz" diyecek bir yüz, "biz farklıyız" diyecek bir söz kalmayacaktır.

Nur Tuğba Aktay'ın önceki yazıları...