Kaydet
a- | +A

Bugün başkaydı... Hayatında yeni bir sayfa açılmış ve ne yazacağını bilmeyen tembel bir talebe gibi hissediyordu kendini.

Birbirine bitişik, kimi kiremit çatılı, kimi düz dam evler, sağa sola koşuşturan her yaştan insanlar, yürüdüğü taş döşeli kaldırımlar, bağrışan çocuklar, piyadeler, “çekilin” deyip yol isteyen sürücüler... kim olurlarsa olsun hiçbiri de umurunda değildi. Harp, fitne ve hele son gördüğü garip ve korkunç rüya, ölüm ve sonrası zihnini fena meşgul ediyordu. Şimdiye kadar ahreti bu kadar düşünmemişti. Niçin öte tarafla alâkadar olmamış ve en sonunda gideceği yere uzak kalmıştı? Bu ve benzeri suâllere cevap arıyordu zihni.

Ahiret hayatı hususunda kafasına takılanları sormak için girdiği uzun sokak bitecek gibi değildi. Oysa sık sık gelip geçtiği bu yerleri gözü kapalı yürürdü de farkında bile olmazdı.

Bugün başkaydı... Hayatında yeni bir sayfa açılmış ve ne yazacağını bilmeyen tembel bir talebe gibi hissediyordu kendini. Yol, sokaklar niçin uzundu? Doğup büyüdüğü mahalle büyümüş, tükenmek bilmeyen bir roman gibi gelmişti ona.

***

Sık sık söylerdi hocası; “Veysel Karani hazretleri verdiği nasihatinin birinde: Ölümü, yatınca yastığının altında bil; kalkınca da karşında…”

Hocası, asra merdiven dayamış, gün görmüş, tecrübeli bir âlimdi. Onu en son ziyaretinde kendini uğurlarken ne fısıldamıştı kulağına?

“Büyük mütefekkir gönül sultanımız hazret-i Mevlânâ buyuruyor ki: ‘İstediğin bir şey olursa bir hayır, olmazsa bin hayır ara…’ Unutma ha bu sözümü! Darda kaldığında hep hatırla ve içinden de tekrar et, tâ ki kalbindeki sıkıntılar dağılana kadar.”

Elinde olmadan başladı söylemeye:

“İstediğin bir şey olursa bir hayır, olmazsa bin hayır ara!”, “İstediğin bir şey olursa bir hayır, olmazsa bin hayır ara!”, “İstediğin bir şey olursa bir hayır, olmazsa bin hayır ara!”

Diline pelesenk ettiği cümleyi söyleyerek, gözleri yerde yürüyordu ki bir tanıdık sesle irkildi Doğan:

- Hey Doğan Bey’im!

- !!!

- Sağır mısın be! Sana sesleniyorum!

- Ne var?

- Çok dalgınsın! Bu kadarı da fazla! İnsan sağına soluna döner bir bakar kardaş!

- Garip şeyler yaşıyorum da… ama…

- Aması da ne?

- Ne bileyim acayip şeyler duyuyorum, garip rüyalar görüyorum!

- Söylediğine bak! Bir sen mi öylesin?

- Şey… ama…

- Aması maması yok! Haydi bir köşede oturup dertleşelim. Ecdat ne demiş: “Acılar paylaşıldıkça azalır, huzur ve saadet paylaşıldıkça çoğalır…” Sohbet, sıkıntıların ilacıdır. Açılırsın!

- Başka bir yere uğrayacaktım.

- Yine uğra canım! Haydi nazlanma!

- Peki.

Hayatının en diri hatıraları arasında esaslı bir yeri vardı; ve bir türlü inanamadığı veya anlamadığı bir şey varsa hep ona sorardı. "Filozof" gibi biriydi bu arkadaşı. Onun küçüklüğünü de bilirdi. O yaşlarda bile farklıydı. Hani derler ya: “Yedisinde neyse yetmişinde de odur insan!” Ona göre o zaman da filozoftu şimdi de. Hep konuşur, anlatır, yaşıtlarından önde olurdu. Dediği dedikti bir kere… Yine öyle oldu. Yönünü şimdilik arkadaşından yana çevirdi.

DEVAMI YARIN

Ragıp Karadayı'nın önceki yazıları...