Hadiselere çabuk intikali, pratik zekâ ve kabiliyetinden dolayı Beyazıd Han’a, çok haklı ve isabetli olarak "Yıldırım" lakabı takılmıştı.
Fen ve sanat insanın kaybettiği malıdır,
Uzak yerde de olsa, mutlak alınmalıdır.
Her şey ucuz olsa da muhabbet pahalıdır.
Yorgunu rahatlatır, al bayraktaki o kan,
Sen de bize öylesin, sırdaş Muhammed Doğan.
***
YILDIRIM HAN
Hadiselere çabuk intikali, hızına kimsenin yetişememesi, pratik zekâ ve kabiliyetinden dolayı Beyazıd Han’a, çok haklı ve isabetli olarak "Yıldırım" lakabı takılmıştı.
Dillere destan olmuş harp sanatın,
Cepheden cepheye sürmüşsün atın,
Adaletle namlanmış saltanatın,
Sana pek yakışmış 'Yıldırım' adın!
"Lakabıyla uyumlu ikinci bir devlet adamı daha gösterilemez. Çok hatıralarımın olduğu büyük hakanın hakkını nasıl ödeyebilirim? Ne zaman saraya gelsem, cömertliği, nazik iltifatları karşısında hep mahcup ayrılırım” diyordu yeğenine Süleyman Çelebi.
Hissiyatı yine kabarmıştı. Buğulanan gözlerini Doğan Bey’e göstermeden geniş, ferah, aydınlık, sofadan geçtiler. Sarayın yeni tertip, düzen ve intizamı amca ve yeğenin dikkatini çekmişti. Âdetâ büyülenmiş gibiydiler. Devlet ileri gelenlerinden birçok itibarlı kişi de oradaydı.
Genç Doğan, bu kadar âlim, edip, bey, paşa arasında bulunmaktan büzülmüş, iyice küçülmüştü. Sanki hesaba çekilecek bir mücrim, bir suçlu gibi önüne bakıyor, utanıyor, sıkılıyor, kızarıyordu.
Köşede maun, üzeri sedef kakmayla bezeli ve kırmızı kadife minder ve onu tamamlayan bir yastıkla padişahın tahtı duruyordu. “Herhâlde Sultan Beyazıd Han buraya oturacak” diye geçirdi içinden Doğan Bey. Tahtın hemen sağ yanında cevizden, yanları işlemeli, üzerinde hokka, divit bulunan bir başka masa vardı. İhtiyaç duyulduğunda ferman yazılması içindi.
Ulemâ, ehibba, esnaf, bey ve paşalardan çeşitli insanlar, küçük gruplar hâlinde kendi aralarında koyu bir sohbete dalmıştı. Uzun zaman birbirlerini göremeyen etkili ve yetkililer, bu vesileyle hasretlik gideriyor, istikbale yönelik malumat ediniyor, bilgi alışverişinde bulunuyorlardı. Osmanlıda âdet hâline gelmişti. Sultanlar teşrifatı geciktirerek, bu tabii buluşmaya, hoş sohbete imkân veriyorlardı böylece.
Tahtın iki yanında, kılıç ve kalkanlarıyla pehlivan yapılı, kartal bakışlı iki er, vakarla çelikten bir heykel gibi dimdik duruyor, derinlerde bir şey arar gibi gözleriyle etrafı tarıyorlardı. Birkaç adım arkasında, dörder adım aralıklarla iki sancak, bir tuğ sallanıyordu. Salonun taç kapısına yakın, beyaz mermerden yapılmış zarif bir havuz, orta yerinde üç basamaklı fıskiyeden akan su, hiç durmadan ninni söyler gibi şırıldıyor, çevreye ayrı bir güzellik veriyordu.
Sultan gelip yerine geçtikten sonra, davetliler de bu havuzun etrafında önceden ayrılmış yerlerini alacak, padişah efendilerini dinleyip, suâllerine cevap verecek ve hürmetle ayrılacaklardı huzurdan.
DEVAMI YARIN

