Kaydet
a- | +A

Erkara, konuşmasına fırsat vermeden arkadaşının koluna girdi: "Haydi gidiyoruz."

Yüksek kerpiç duvarla çevrili avlu kapısının tokmağını, tempo tutar gibi vurmaya başladı. Neden sonra içeriden;

- Geldim!.. Geldim!..

Diyen Aşır’ın sesi duyuldu. Erkara fazla yorulmadan uyandırdığı için biraz rahatlamıştı. Derin bir “oh” çekti. Kalın tahta kapı yalpalayarak açıldı. Erkara, konuşmasına fırsat vermeden arkadaşının koluna girdi.

- Haydi gidiyoruz.

- Hayırdır Erkara! Nereye, niçin gidiyoruz? Acelen ne? Hem neyle gidiyoruz; atla mı, piyade mi?

- !!!

- Ne yapıyorsun? Dur, giyineyim bari.

- Korkma!

- Kolay kolay korkmayacağımı bilirsin arkadaşım.

Dedi. Peşinden sürüklercesine yokuş yukarı yürümeye başladılar. Erkara, gördüğü rüyanın tesirinden hâlâ kurtulamamıştı. Heyecanla anlattı.

- Rüyamda o kızı gördüm.

- Hangi kızı?

- Bilmezlikten gelme Aşır. Kim olacak Gülşah’ı.

- Eee?

- İnce uzun parmaklı elini göğsüme sokuyor, sanki çarpmayan, katılaşmış kalbimi sıkıyor, intikam alırcasına acı çektiriyordu bana. Boynuna sarılmak isterken o hayalet gibi kollarımdan sıyrılıyor, öylece bomboş kalıyordum. Hatta uykumda bile gördüğüm şeyin rüya olduğunu biliyor, yine de umutlanıyordum. Köşke gidelim. Yeni gelen 'Filozof Efendi'nin nasihatlerine ihtiyacım var.

- Anladım şimdi, azıcık.

- Aşır sen anlayışlısın zaten!. Bugün Kızıl Köşk'e dönmek için Seyyid Efendiden emir geldi. Haberi getirenden öğrendiğime göre hep birlikte İznik’e gidecekmişiz. Orada büyük bir davet varmış. Bizsiz de olmuyormuş. Anlatabildim mi başımın belası.

- Anlayışlı olduğumu demin söylemiştin ya!..

“Şimdilik elveda ey rüyalarımın süsü, güzel kız Gülşah” diye söylendi Erkara. Sonra da arkadaşına dönerek;

- Karşılıksız da olsa böyle uzaktan, uzağa sırf hayalî bir aşkı duymayanlar ne bahtsız insanlardır değil mi Aşır?

- Hayat acı bir ilaç. Aşk onun içine katılmış hoş kokulu bir parmak bal, derlerdi mâşuklar.

- Vay balsız bu ilacı içmeye kalkanların hâline!..

- !!!

Erkara, yokuşu tırmanırken durmadan, ha bire anlatıyordu. Ne zamandır çaresizlik içinde kıvranıyor olduğunu. Doğan ile birkaç kere burun buruna geldiğini, istikbale yönelik hedeflerinin zorluğunu, bunları gerçekleştirememe korkusunun kendisini nasıl yiyip, bitirdiğini ve acayip bir şekilde de yıprattığını, üşenmeden anlattı.

- İşte bu çaresizlikte Seyyid İbrahim Efendi ve filozof ihtiyar imdadıma yetişti.

- Ne hoş bir tesadüftü değil mi?

- Hem de nasıl?

- Senin için gelmişler, tâ dünyanın öbür ucundan.

Derken Aşır, eliyle uzakları, ufukları gösterdi. DEVAMI YARIN

Ragıp Karadayı'nın önceki yazıları...