Kızardığını, terlediğini hissetti Erkara. Aldırmadı yine de: “Netice ne olursa olsun, akıbet nasıl bitecekse bitsin. Ben Gülşah’ı kaçıracağım!"
İş görecek, vatana hizmet edecek yaşta vazifeyi bırakmak. Harpten, dövüşmekten kaçmak. Osmanlıda affedilecek şeylerden değildi. Bu fiilleri yapanı nasıl bir akıbet beklediğini çok iyi biliyordu. Ya kellesi uçurulacak, ya da memleketine bir daha dönmemek üzere kaçacak izini, adını, sanını kaybettirecekti. Başka üçüncü bir yol yoktu. O zaman da sevgili anacığı, iki gözü, iki çeşme evlat hasretiyle ölüp gidecek. Bey babası eş, dost ve Yıldırım Hanımıza karşı bu hıyanetten dolayı utanacak, kimsenin yüzüne bakamayacaktı...
Bunları düşünürken bile gözünü kızların çıkabileceği kapıdan çevirmedi Erkara. Kızardığını, terlediğini hissetti. Aldırmadı yine de. “Netice ne olursa olsun, akıbet nasıl bitecekse bitsin. Ben Gülşah’ı kaçıracağım. Fakat bunu hesapsız, muhakemesiz yapabilsem. Aklıma gelenler rahat bırakmıyor beni. Bu kadar zayıf mıyım? Niçin bende ahlâkın güzellikleri, temel esasları yok? Niçin daima vurmak, kırmak, kapmak, kaçmak, karşı gelmek, öldürmek, isyan etmek isteyen bir yapıya sahibim Allah’ım?” diyerek kendi kendine söylenirken ağlamamak için zorlandı. Zihnini allak bullak eden düşüncelerinden kurtulmak için Aşır’a doğru yürüdü.
Çevresini uyutur,
Hak hukuku unutur,
Kanımızı kurutur,
Umurunda mı ana!
Üzülmesin kaynana!
***
GÜLŞAH...
Sabah güneşi ortalığı aydınlatırken ısıtıyordu da. Hafif bir yel esiyor yanan kalbini ferahlatıyordu Gülşah’ın. Niçin dışarıda olduğunu düşündü, bir cevap bulamadı. Uzak diyarlara seyahat etmek arzusu sarıverdi içini; Doğan Bey gibi bir yiğidin hasretini ve muhabbetini ilk hissedişi de değildi bu üstelik. Sözlendiği günden beri kalpceğizine biriktirdiği sevinç karışımı acı kıpırdandı. Sol eliyle belini destekleyerek doğruldu oturduğu yerden. Kalkarken de bir papatya kopardı. Doğrulup kafasını çevirdiğinde tepeden tırnağa silah kuşanmış Doğan Bey’le göz göze geldi. Bakışlarını kaçırdı, elbiselerin dikişlerine, kollarına, düğmelerine baktı. Elindekini, yakındaki duvarın üzerine koydu hemen. Tam bu esnada “Dikkatli olun, dikkatli olun! Emekleri zâyi etmeyin!” Diye koşarak gelen Deli Hüsrev’in sesi yükseldi sokağın başından. “Hüsrev, gel sana tespih vereyim…” Dediyse de Deli Hüsrev “Sağ ol, işim acele, emekler zâyi olmadan kurtarayım. Gelirim ben sonra. Emekler zâyi oluyormuş. Dıgıdık dıgıdık! Emekler zayiii!..” deyip rüzgâr gibi geldiği o hızla da koşup sokak aralarında kayboldu.
O koştururken ardından farklı yüzler belirdi, onlar da kayboldu. Şimdi sesi uzaktan duyuluyordu. Hava ısındı, güvercinler tedirgin yürümeyi bıraktı. Üst katlarda pencereler açıldı. Havada asılı duran hayaller yakaladı Doğan Bey’i. Deli olmadığına, kötü niyetli olmadığına, vatanı için, namusu için hazır olduğuna, bu hâline şükretti. Korku karışımı, ümit dolu bir hamd ve şükürdü bu.
DEVAMI YARIN

