Kaydet
a- | +A

Arkadaşının hâli hâl değildi. Aşır, gayr-i ihtiyari geriledi. Kan ter içinde soluyan Erkara’yı dikkatlice süzdü.

Çetelere karışmış,

Zulümde çok yarışmış,

İyilerle vuruşmuş,

Yazıklar olsun sana!

Hainlere kanana!

Kur’ân okumuş sazla,

Evlenmiş müşrik kızla,

Birlik olmuş hırsızla,

Eyvahlar olsun sana!

Kâfirlere kanana!

Öper zünnarı, haçı,

Tutup kaldırır taçı,

Bunlar yalnız birkaçı,

Bu nasihatler sana!

Zalimlere kanana!

Yeni dünyanın genç müdavimi Erkara, pencereleri sarı güllerle örtülmüş Kızıl Köşk'ten dalgın dalgın çıkarken neredeyse samimi arkadaşı Aşır’a toslayacaktı.

- Aşır sen misin?

- Benim ya!

- Bana böyle ne oldu Aşır?

- Asıl sana ne oldu? Bende bir şey yok!

Arkadaşının hâli hâl değildi. Aşır, gayr-i ihtiyari geriledi. Kan ter içinde soluyan Erkara’yı dikkatlice süzdü.

- İyi misiniz Erkara?

- Hayır Aşır! Aşırı iyiyim. Çok hem de! Bana ondan haber veriniz Allah aşkına!

- Bugünlük bu kadar yeter.

- Sözümü değiştirme Aşır. Gülşah’tan haber ver diyorum.

Aşır, duâ eder gibi kaba ve kıllı ellerini havaya kaldırdı. Boynunu “hayır mânâsında sağa sola çevirdi, çarpık eğri burnunu kaşıdı, yukarı aşağı oynatıp bükerek konuştu;

- Beni isterseniz öldürün Erkara. Maalesef mâni olamadım.

- Neye mâni olamadın?

- Gülşah’ı Doğan’a nişanladılar.

- Ne dedin, ne dedin?

- Gülşah verildi Doğan’a! Nikâhını Emîr Sultan kıydı.

Dedi, başını öne eğdi Aşır. Arkadaşıyla göz teması kurmak istemiyordu. Sadece ağır bir suçlu gibi dudaklarını ısırdı.

Erkara, işittikleri karşısında âdeta taş kesilmişti. Kan çanağına dönmüş gözlerinden fırlayan o iki parlak bakış, derin bir acıyı ve tarifsiz bir dehşeti birlikte taşıyordu.

Pabucu alıp kaçar,

Soysuza kucak açar,

Nifak tohumu saçar,

Yazıklar olsun sana!

Kâfirlere kanana!

Sanma hocaya gider,

Önce locaya gider,

Bursa’ya tarihî der,

Diyeceğim çok sana!

Müfteriye kanana!

Kirli işte adı var,

Çok yerde fesadı var,

Ne kötü inadı var,

Ecdat küsecek sana!

Milletini satana!

***

ERKARA ÇILDIRMIŞ!..

Küflü bir gıcırtıyla açıldı tahta kapı. Bahçedeki asma yaprakları hışırdadı, mor tülden gölgeler oynaştı. Sarı bir aydınlık düştü taş döşeli avluya. Köşelerine doğru kaçıştı karanlık. Ok sadağını duvardaki çiviye taktı Erkara. Kısık gözlerini etrafta bir şey arıyormuş gibi gezdirdi. Her köşede bir eşya, yerli yerinde duruyordu. Kuru bir iskelete dönmüş sedire yığıldı bir un çuvalı gibi. Yağlı bedeni bütün boşluğu doldurdu. Kılıcını belinden çıkardı. Başına doladığı ipek sargıyı boynuna indirdi. “Of of!” Diyerek derin bir nefes aldı. Elleri ayakları oturduğu sedir ile bütün oluverdi hemen.

DEVAMI YARIN


Ragıp Karadayı'nın önceki yazıları...